22 Haziran 2017 Perşembe

Yakışıklı Jön, Jönköping…

Göteburg’un,  hava limanından çok modern bir Üniversite kantinine benzeyen havalanının hemen önünden tam 17:24’te kalkıp, tam 19:35’te, otogar’dan çok pahalı bir otel lobisine benzeyen otobüs terminaline ulaşıyorum Jönköping’e. ( Yönşöping diye okunuyor…)  Bir ormanın içinde yapılan, Dünyanın en büyük ormancılık fuarı Elmia Wood’a katılmak için. 


Telefonumdaki haritayı küçültüyorum her yerde irili ufaklı göl var, haritayı büyütüyorum yine her yerde irili ufaklı göller.. Şöyle bir bakıyorum internete meğer İsveç’te 100 metre kareden büyük yaklaşık yüz bin, ( rakamla : 100.000 ) göl varmış, kabaca ülkenin yüzölçümünün %10’u gölmüş yani… 


Elbette bizim kiraladığımız ev de bir göl kenarı, Jönköping’in Svansö köyünde, ormanın içinde sümbüller, bülbüller, yabani tavşanlar ve ceylanlar arasında … Havadaki huzuru, temizliği, tazeliği, bekareti anlatamam. “Ciğerlerimiz bayram etti” sözünü bizzat yaşıyorum, iç organlarımın bile tazelendiğini hissediyorum… Kısık sesle konuşuyoruz elimizde olmadan, sanki huzuru bozacağız gibi geliyor, sessiz kalıyoruz zaman zaman, içimizi ilginç bir mutluluk kaplıyor. Betondan bir hapishaneden kaçmış, ait olduğu bu doğaya kavuşmuş mahpuslar gibi, ki aslında zaten öyle, içimizde ilginç bir özgürlük hissi…  


Biraz da bu hissiyattan mıdır nedir, çok üretken ve çalışkan bir millet. İngiliz anahtarından, emniyet kemerine, süt kutusundan,  ultrasona kadar bir çok icadın sahibi; Olimpiyatlarda bugüne kadar 636 madalya ( Türkiye : 86 ) almış, 26 tane Oscar Ödüllü vatandaşı olan ( Türkiye : 0 ) Ikea’dan Volvo’ya; H&M’den Ericsson’ a ; Abba’dan, Roxette’e kadar çok sayıda dünya devi çıkarmış bir millet…



Her güzelin bir kusuru var tabi, hava çok kötü … Biz 7-10 haziran oradaydık, 7-10 haziran arası yağmur yağdı.. 8-9 derecelere kadar düştü sıcaklık, dönüşte sağlam bir faranjit oldum zira … Onlar alışıklar tabi, steyşın arabaların bagajından yağmur çizmesi, yağmur pantolonu, yağmurluk ,  şemsiye vb. çıkıyor, kimse üşüyor ya da havadan şikayet ediyor gibi görünmüyor… Ve gerçekten sokaklarda insan yok. Köyümüzden şehre indik bir akşam, şehirde de kimse yok. Ne dersek diyelim, insan sosyal bir varlık, ilk çağlardan beri kabilelerde, kalabalıklarda yaşamaya alışmış, hele biz İstanbul’dan sonra kendimizi çok kötü hissediyoruz böyle boş sokaklarda…


Kural : Yalnızlık, Allah’a mahsustur,  hayat kalabalık güzeldir, özellikle de sofralar ne kadar kalabalık olursa yemek o kadar lezzetli olur…

23 Mayıs 2017 Salı

Gidersin Perth, Olursun Pert !..

Böylesine berbat bir kelime oyunu ile söze başladığım için kusura bakmayın ama dayanamıyor insan Türkçe gibi bir anadili olunca …  Batı Avustralya, eyaletinin Başkenti 1,5 milyon nüfuslu, dünyanın en izole şehirlerinden biri. Dünya’dan haberleri yok, Dünya yansa  umurlarında değil, zira alevlerin buraya yayılması mümkün değil …


Büyük liman kenti Freemantle ile birlikte, yaklaşık 150 – 200 yıl kadar önce kurulmuş, özellikle dev maden şirketlerinin yer aldığı bir huzur kenti. Hint Okyanusu’na açılan Swan River ( Kuğu Nehri ) kıyısına kurulmuş, parklar, bahçeler, envai çeşit kuşlarla dolu, her daim yumuşacık havası olan, güler yüzlü konuşkan insanların şehri. Sıradan bir gün ara bir sokaktan geçerken aşağıdaki şu manzarayı görmeniz an meselesi …   


 Şehrin en merkezi yerinde, en yoğun sabah saatlerinde bile en ufak bir telaş, koşuşturma, trafik, stres olmayan, Dünyanın en çok yabancı göçü alan şehirlerinden,  acayip hoş görülü bir şehir Perth. Ve bayim çok güzel açıklıyor Avusturalya insanın bu bakış açısını. “Bizim tarihimiz, gelenek, göreneklerimiz yok. Dinimiz de yok sayılır, hiç dindar bir toplum değiliz. Dolayısıyla tabularımız da yok. Bizim için her şey hoş gelir ( tam Türkçe’ye çeviremedim : “everything is welcome” ) Keşke biz de kurtulabilsek tabularımızdan, her şeyi konuşup, tartışıp, anlayabilsek diyorum ama çok zor binlerce yıllık alışkanlıkları değiştirmek…


Kalgoorlie’ye gitmek için Perth Havalimanı, iç hatlar terminaline geldiğimizde kendimi, biraz sonra DX45J adlı galaksiye ışınlanacak bir uzaylı gibi hissettim. Eski uzay filmlerinde gördüğümüz gibi bir iç mimari, her şey otomatik, neredeyse hiç çalışan yok, zaten pek yolcu da yok. Uçaktan 25-30 dakika önce geldik. Trafik, otopark sorunu, polis arabaları, taksiler, korna falan zaten yok da, terminal girişinde güvenlik de yok… Biniş kartını, otomatik makinadan alıyorsun tamam da valizini de makineye verip valiz fişini de makineden alıyorsun. Dış hatlar da pasaportunu da otomatik polis makinesi kontrol edip, onaylıyor, öyle çıkış yapıyorsun.. Bir tek kapılara giderken güvenlik görevlileri görüyorsun bir de uçaktaki yaşlı başlı hostesleri... Yakında pilot da kalmayacak bence, savaş uçakları gibi insansız hava araçları olacak yolcu uçakları...  


Genelde restoran otel falan tavsiye etmem, edecek kadar deneyimleme şansım ve de vaktim olmaz ama eğer bir gün yolunuz Perth’e düşerse, hemen merkezdeki Elizabeth Quay iskelesinden feribota atlayıp 2,5 dolara Güney Perth, Mends Street  iskelesine gidin.  Hem muhteşem şehir manzarası eşliğinde yemyeşil parklarda yürüyün, gezin, bisiklete binin. hem de iskelenin karşındaki Coco’s ta havalı bir akşam yemeği yiyin. Ya da caddenin ilerisinde solda yaşlı bir çiftin işlettiği Pizza Express’te, amcanın ya da teyzenin kendi elleri ile yaptıkları harika pizzalardan yiyin ayaküstü… ananası ve değişik baharatları ile, son yıllarda tattığım en iyi pizzaydı ...


Kural : Tabularından kurtulmaya çalış, her şeyi tart, tartış, düşün, araştır, bilimle, mantıkla ya da vicdanınla, gönlünle karar ver, alışkanlıklarınla değil …  


 Medeni ülkelerdeki temel farkları zaten hepimiz biliyoruz ama bir de şu detaylar var benim gözüme çarpan :
1. Ağır ya da stratejik işlerde bile çok sayıda kadın çalışan,
2. Ağır ya da stratejik işlerde bile çok sayıda yaşlı çalışan,
3. Bir geri zekalıya anlatır gibi her bir detay için yönlendirme tabelaları,
4. Çok az ve küçük şirket ve dükkan tabelaları,
5. Çok az sayıda sokak hayvanı, çok sayıda evcil hayvan,
6. Çok sayıda eski model ama temiz, bakımlı araba,
7. Çok sayıda, steyşın, kamyonet ve römorklu araç,
8. Her yerde çocuklar için bir detay,
9. Her yerde engelliler için bir detay,
10. Çok az sigara içen, çok fazla içki içen insan,
11. Selamlaşan, şakalaşan, güler yüzlü insanlar,
12. Gösterişsiz, sade ve genellikle doğal malzeme kullanılmış binalar,
13. Tek katlı, geniş bahçeli, spor sahalı okullar ...



22 Mayıs 2017 Pazartesi

Wild Wild West, Kalgoorlie...



“Dünya’nın en zengin kilometre karelerinden biri” olarak da adlandırılan Kalgoorlie’yi, nam-ı diğer Goldfields’i (Altın tarlaları)  1893’te kuran İrlandalı araştırmacılardan sonra ayak basan 3. Türk olarak tarihe geçtim sanırım. 3. Türk, çünkü ilk ikisi de bundan yaklaşık 10 yıl önce yine ben ve o zamanlar birlikte çalıştığım Arkadaşım Gökhan Berke idi. O günden beri buraya başka bir Türk’ün ayak bastığını sanmıyorum. Bastım diyen beri gelsin… Hatta Kalgoorlie’yi Google kullanmadan haritada bulabilen beri gelsin ..


1893’te uyanık İrlanda’lılar altını bulunca, bir hücum başlamış ve önceleri 2 bin olan nüfus ( 1.500 ü erkek)  bir ara 200 bine  kadar çıkmış ( 150 bini erkek ).Halk, parayı bulup, çevredeki diğer altın ve nikel madenlerine dağılınca, kazma kürek işleri de gelişmiş makinelere kalınca, şimdi ortalık durulmuş ve ortaya 30 bin ( tahminim en az 25 bini erkek ) nüfuslu, eski kovboy filmlerindeki vahşi batı kasabalarını andıran, yarı hayalet bir şehircik kalmış.


Yan yana dizili, eski binaların önünde, atlar değil kamyonetler duruyor ve barlarda kovboylar değil madenciler demleniyor, yarı çıplak “skimpies” dedikleri “barmaid” leri seyrederek. Kapılar da tahta değil otomatik tabi… Skimpies’ler arada bardan çıkıp bahşiş toplayıp biraz daha soyunuyorlar ama eskiler, buraların çırıl çıplak barmaidlerden geçilmediğini sonra çıplak servisin, sağlık bakanlığınca hijyenik bulunmadığı için yasaklandığını anlatıyorlar gülerek. 

                                                       ( Fotograf Pinterest'ten alınmıştır )

Daha ilk girdiğimiz barda yanıma düşen yaşlı madencinin, Türk olduğumu öğrenince, çocukluğunun geçtiği Albany, ( Anzak’ları taşıyan gemilerin Çanakkale’ye gelmeden önce uğradıkları son durak ) sahiline yapılan Atatürk Kanalını ve Atatürk Heykelini anlatıyor bana gözleri dolu dolu... Sonra’da Atatürk’ün Anzak annelerine yazdığı mektubu, Atatürk’e ve Türklere buralarda duyulan saygıyı anlatırken de benim gözlerim doluyor, bizimkilerin Atatürk’e yaptığı saygsızlıkları da düşünerek…   


Hala dünyanın en büyük altın madenlerinin ve rezervinin bulunduğu bölgelerden biri, biz de hem 10 yıl önce hem de bu kez, zincirlerimizi kullanan altın madenlerini ziyarete geliyoruz. Yapacak, gezecek görecek başka bir şey yok tabi, madenci “Auzie” lerin acayip İngilizcesini anlamaya çalışıp, envai çeşit biralarından ( Elma, Armut, Zencefil dahil ) tadıp meşhur Avustralya koyunu, okyanus balığı ve şarabın keyfini çıkarıyorum… Sonra Bayim Rod’un da söylediği gibi bir 10 sene daha buraya gelmemeyi planlıyorum…      


Kural : Atatürk’ü oku, öğren, anla ve şu sözünü unutma ”Beni övme sözlerini bırakınız, gelecek içine neler yapacağız onları söyleyiniz…”



4 Mayıs 2017 Perşembe

Bangır, Bangır, Bangkok ...


Yeni bir müşteri ile tanışma fırsatını yakalayınca, tabi ki kaçırmadığım, Bangkok seyahatinin Nisan ayına denk gelmesi hem talih hem de talihsizlik oldu. Talihsizlik oldu çünkü ilginçtir, Bangkok’un en sıcak ve kurak günleri Nisan’da yaşanırmış. Yaz aylarında tropik yağmurlar havayı bir nebze de olsa serinletirmiş. Ayrıca dünya meteoroloji örgütüne göre de Bangkok Dünya’nın en sıcak büyük şehriymiş… ( Bir başka gereksiz bilgi, Bangkok Dünyanın en uzun şehir ismine sahipmiş : Tayca Resmi Adı :"Krung Thep Mahanakhon Amon Rattanakosin Mahinthara Yuthaya Mahadilok Phop Noppharat Ratchathani Burirom Udomratchaniwet Mahasathan Amon Piman Awatan Sathit Sakkathattiya Witsanukam Prasit" )  Tabi bu nemli sıcağa bir de her yerden yükselen kızartma kokusu eklenince, iliklerine kadar hissediyorsun uzak doğuda olduğunu…Öte yandan büyük de bir talih oldu, 13-17 Nisan Eski Siyam Krallığındaki yeni yıl haftası dolayısıyla Songkran Festivali zamanıymış. Onu sonra anlatırım fakat kabaca 10 milyonluk bir şehre yılda 30 milyon Turist gelmesi tesadüf değil tabi, gerçekten güzel, ilginç bir şehir Bangkok.


Dünyanın bir çok ülkesinde, özellikle geri kalmış ülkelerde zenginle fakir arasındaki fark rahatsız edicidir, ve bu sanki gitgide artmaktadır. Ancak ben ilk kez bir şehirde bu kadar iç içe ve bu kadar bariz olduğunu gördüm. Siam Square adlı meydanda ultra modern alış veriş merkezleri içinde de ultra pahalı dükkanlarda dolarlar havada uçuşurken, sadece 1 durak ötedeki Phaya Thai’de tren raylarının kenarına konuşlanmış gecekondularda ultra fakir insanlar yaşıyor. Bu arada buradan geçen tren ücretsiz, ne durak var, ne bekleme salonu ne de bir tarife.. Evler, bahçeler, yolcular, raylar her şey birbirine karışmış ama kimse halinden şikayetçi görünmüyor … Ya da aynı nehir üzerinde, 1 oda bir salon ağaç gece kondularda sefalet ve pislik içinde yaşayan da var, önünde mega yatı bağlı dev bir malikane de yaşan da ….













Refah seviyesinin ise demokrasi ile orantılı olduğu teorisine bir kanıtı da Tayland. 18 yaşından 88 yaşına kadar, 70 yıl tahtta kalan bir kral, anca bu kadar adil, tarafsız, modern, demokrat olabilmiş işte. Geçen yıl ölmüş, tabiki oğlu tahta oturmuş ve şimdi her yerde "kramılızı valla en çok biz seviyorduk, öldüğüne gerçekten çok üzüldük" tarzı yalaka pankartlar afişler, En büyük afiş, yani en büyük acı tabi ki en büyük inşaatta asılı... "Acımız büyük, kule vincimizden belli"
  

Her yerde inşaat , hızla yükselen gökdelenler bana çok normal geliyor, müşterim Chiang, çok tanıdık gelen bir şekilde “Bangkok gayrimenkul piyasası çok hareketli, biraz paran varsa gel sana şuradan yatırımlık bir daire, dükkan alalım, güzel para kazanırsın” diyor. Ama, asıl hikaye arka sokaklarda inanılmaz bir sefalet , tüm olayları Turizm… Rusya ile bir uçak krizi yaşasalar, ya da meşhur gece kulüpleri ya da havalimanları taransa da bir yıl turist gelmese açlıktan birbirlerini yerler…  


Yemek diyince, Thai mutfağından bahsetmeden geçmek olmaz. Büyük çoğunlukla her şeyi kızartıp, bol bol zencefil kullanıp, değişik acı, ekşi soslarla servis ettikleri için başta  deniz mahsülleri olmak üzere her şey çok lezzetli. Çorbaları ayrıca bir harika, Ve ben Türkiye’yi “yeme-içme cumhuriyeti” diye niteler, her an her yerde bir kebapçı, dönerci, kokoreççi bulursun asla aç kalmazsın diye övünürdüm. Bangkok u anlatamam… Hemen her köşebaşı, Beşiktaş – Fener maçı öncesi İnönü çevresi gibi duman altı… Ben bizim Chiang’a şahit oldum, ufak tefekler ama iyi yiyorlar, sürekli yiyorlar… 

 
Hijyen konusuna hiç girmeyelim, ortalama bir Türk Vatandaşının, Bangkok’taki ayak üstü mekanlardan en ufak bir şey yemesi içmesi kabil-i mümkün değil… Mutfağı görmesen, garsonu görürsün, bulaşıkhaneyi görmesen, tezgahı görürsün, hiçbir şey görmesen kokusunu duyarsın zaten…  Türkler’den vize istenmemesi, Bangkok’a ve Phuket’e ( Yeni başlıyor ) direkt seferler olması, genel olarak ucuz bir ülke olması dolayısıyla çok popüler bir destinasyon ama kesinlikle, bu kokuya değer …


Kural : Çok hijyenik olmak iyi değildir doğru, bağışıklık sistemimize mikrop da lazımdır ama sen yine de suyu kapalı şişeden iç, senin bağışıklık sistemin onların ki kadar güçlü değildir …




2 Mayıs 2017 Salı

Diyarbekir, Allah Vekil …

Doğu ve Güneydoğu uzmanı değilim, ama kütüğüm Elazığ, doğum yerim Diyarbakır’dır. Askerliğimi de övünmek gibi olmasın Jandarma Komanda Asteğmen olarak uzun dönem, Hakkari Yüksekova’da yaptım. Dedemin DSİ’deki görevi dolayısıyla da çocukken tatillerde sıklıkla Diyarbakır’a giderdik. Dayım ailesi ile birlikte hala Diyarbakır’da yaşar. Son yıllarda da şirketimizin şubesi dolayısıyla zaman zaman Diyarbakır’a gider gelirim, Yani o bölgeyi ve insanını az da olsa tanırım.


Bu son gidişim, ki en güzel zamanı Nisan ayına denk geldi, diğerlerine göre oldukça büyük farklar gördüm üzülerek…  Yaklaşık 1 yıl süren Sur çatışmalarının ardından, darbe girişimi sonrası uygulanan OHAL  ( takdir edersiniz ki OHAL O bölgelerde, İstanbul’dakinden biraz daha farklı uygulanıyor) ve neredeyse tüm yerel yönetimlere atanan kayyumlar gölgesinde ve artık son derece normal karşılanan büyük bir patlamanın hemen ertesinde gittik Diyarbakır’a…


Yeni açılmış, son derece modern ve temiz havalimanına tam zamanında indi uçağımız ki çok sayıda havayolu şirketi birçok şehirden direkt uçuş düzenliyor Diyarbakır’a. Terminal’de, yürüyen merdivenden korkan teyzeyi saymazsak, dışarıda bekleyen lüks otomobilleri, yeni havaalanı yoluna yapılan lüks binaları, altındaki son moda restoranları, kafeleri, kadayıfçıları, künefecileri görünce ne güzel gelişmiş, medeniyet gelmiş modern bir kent olmuş Diyarbakır diyoruz önce…


Yön levhalarında, tabelalarda hatta yoldaki “YAVAŞ” kabartmalarında bile Kürtçe sözcükler önce garibimize gidiyor, sonuç olarak bu tabuyla büyümüş bir nesiliz biz; ama sonra alışıyoruz hatta hoşumuza da gidiyor sonuçta bu bir realite ve bir zenginlik. Ama Türkler ile Kürtler arasındaki çizgi ilk kez bu kadar bariz geldi bana. Eskiden barış içinde huzur içinde yaşayan, Kürtler ve Türkler ilk kez bu kadar çok ve bu kadar net nefret ediyorlar sanki birbirlerinden. Ve her geçen gün azalan gayrimüslim nüfusa neredeyse hiç rastlanmıyor artık…


Şehrin dışında tel örgülü güvenlikli sitelere taşınmış orta ve üst sınıf. Hakim, savcı, polis vb kritik kamu görevlilerin yaşadığı siteler ise dev bariyerler, beton bloklar, özel harekat polisleri ile çevrili. Ve muhtemelen Sur çatışmalarının travması ile ilk kez halk çok umutsuz. Eskiden “bitecek bu terör, köklerini kazıyacağız” yada “çözüm süreci, çok olumlu gelişmeler oluyor terör bitiyor” diyenler şimdi ümidi kesmiş, “böyle gelmiş böyle gider, bitmez terör, buraların kaderi” diyorlar ..

Ve OHAL bitip, kayyumlar sona erince ne olacak, yerel yönetimler eskiye dönüp, tutuklu siyasiler serbest kalınca ne olacak kimse kestiremiyor…



Hayat durmuyor, ihtiyaçlar ertelenmiyor tabi, sokaklar, çarşılar, kafeler, restoranlar hareketli, sokaklar, meydanlar kalabalık… Sur yavaş yavaş toparlanıyor, yabancı yok ama yerli turistler gelmeye başlamış ama büyük bir işsizlik ve genç nufüs artışı da var. Her yer çocuk, muhtemelen Kürtler aile planlamasına hiç itibar etmemiş.

Ama beni asıl etkileyen, PKK terörünün etkilerinden ziyade ( belki de bunu artık kanıksadığımız içindir) kökten dincilik oldu. Hayatımda ilk kez Burka’ya benzeyen kıyafetler giyen, siyah eldivenlerle gezen Türk Kadını gördüm. Dini tercihlere, kıyafet özgürlüğüne saygımız sonsuz elbette ama, bu tarz kıyafetler ne buranın geleneksel kültürüne uygun ne de artık çoktan gelmiş olmamız gereken muasır medeniyet seviyesine...( Hatta dini vecibelere bile ne kadar uygun olduğu tartışılır bence )  Her köşe başında dini bir dernek, bir vakıf, bir kurs; ne yaptıkları, çocuklara ne öğrettikleri, kime hizmet ettikleri meçhul…


Bazı eski yapılar çok güzel restore edilmiş, sosyal alanlara dönmüş cıvıl cıvıl gençler ve meraklı yerli Turistlerle dolu. Hasan Paşa Hanı kahvaltı için, Sülüklü Han ise közde pişmiş bir Türk Kahvesi için olmazsa olmazlar. Kebap ve ciğerde ben kötü bir yere rastlamadım ama en meşhuru Onur. Kadayır ve Künefe'de kötüsü yok.. Bizim için en ilginci ise bir dönem, yaklaşık 50 yıl önce Annemlerin de oturduğu, Meşhur İskender Paşa Konağı’nın restore edilip çok başarılı bir restoran kafe olarak hizmete açılmış olması. Ayrıca konağa ulaşmak için yürüdüğümüz daracık ara sokaklar, siyah Diyarbakır bazaltından yapılmış taş evler bana şeklen Alaçatı’yı, hatta Kudüs’ü anımsatıyor ama içerik oldukça farklı…


Dedim ya bölgenin uzmanı değilim, yıllar süren araştırmalar yapmadım ama İstanbul’dan bakınca, Diyarbakır’daki kronikleşmiş ve zaman içinde daha da kötüye giden sorunlarını görmek için de İlber Ortaylı olmaya gerek yok, maalesef …

Ve fakat Diyarbakır, Mezopotamya’nın merkezi, insanlık tarihinin şahidi, yontma taş devrine kadar uzanan, tahmini 9000 yıllık bir medeniyetin başkentidir… 9 bin şanlı yılın yanında 30-40 problemli yılın lafı mı olur, bu nesil, olmadı bir sonraki nesil mutlaka barışa, huzura, asıl sahibi olduğu medeniyetine geri kavuşur… İnşaallah ...

6 Şubat 2017 Pazartesi

En Komik Hikayem, Şangay Pudong Havalimanında Panik !


Yorucu bir seyahatti, uzun aktarmalı uçuş, saat farkı, fuar, Çin yemekleri, hepimizi yormuştu. Bauma Shanghai fuarına, kuzenim ve iş ortağım Mehmet’le (Barım) birlikte Türk heyeti ile gitmiştik… Mehmet, aynı dayısına (Babama) çekmiş, tam bir işkolik, sürekli iş konuşan, iş düşünen, çalışkan bir iş adamı ama okulla, dersle pek arası yok, İngilizceyi bir türlü kıvıramamış tembel bir öğrenciydi… Mehmet’in İngilizce ile imtihanı ( ya da İngilizce’nin Mehmet’le imtihanı desek daha doğru olur) bitmek bilmez…


Yurtdışı seyahatlerinde de Mehmet hem keyifli hem de yorucu bir yol arkadaşıdır. Tercümanlık yapman, rehberlik yapman, sigara ve yemek problemini çözmen gerekir … Hele bir de mevzu bahis Çin olunca gerçekten yorulmuştuk, artık bir an evvel eve dönmek istiyorduk… Gece uçuşuydu, bütün seyahatin ve bütün günün yorgunluğu hatta bitkinliği üzerimdeydi ….

Tüm heyet erkenden havalimanına geldik, valizleri verdik, pasaporttan geçerken, fısıltı gazetesinden öğrendik ki dünkü aynı uçak teknik bir arıza ile çok geç kalkmış, bugün de bir gecikme bekleniyormuş … Ama bizim işlemler devam etti, pasaporttan da geçtik, Kapıya geldik bekliyoruz… Gerçekten de bir gecikme oldu, 1 saat 2 saat 3 saat derken gecikme devam ediyor, hiçbir açıklama yapılmıyor biz de koyun gibi bekliyorduk. Mehmet ve ben biraz dolaşalım bir şeyler yiyelim vakit geçirelim diye içinde pasaportlarımızın da bulunduğu çantalarımızı heyetteki diğer arkadaşlara emanet ederek terminalde dolaşmaya çıktık. Biraz fazla oyalanmışız sanırım, kapıya bir döndük ki ne görelim. Herkes gitmiş, uçak körükte, kapı kapanmış !

4 saattir kapısında beklediğimiz uçağımızı kaçırıyoruz, çantalarımız da yok !!!  Saat sabahın 3’ü, bütün uçuşlar tamamlanmış ortalıkta bir görevli de yok. Ben panikle sağa sola koşarak ortalıkta görevli aramaya başladım, deliler gibi koşuşturuyorum yok kimse yok… Derken neredeyse terminalin camlarını inleten bir ses, daha doğrusu çığlık duydum : Benim “yes” “no” bile konuşmayan kuzenim Mehmet almış biniş kapısı anons mikrofonunu “HELP HEEEEELPPPP HEEELLLLPPPP” diye bağırıyor !!!  Ben şok oldum tabi ama bir yandan da görevli arıyorum, Terminalde bir o tarafa bir bu tarafa koşarak…

Bizim bu paniğimizi gören, bizim gibi 2 yolcu daha, bizden daha pratik zekalı çıktı, hemen biri ötekinin eline basarak, körüğün, kilitli cam kapısının üzerinden atlayarak uçağa gitti, biz tabi görmüyoruz ama muhtemelen uçağın kapısını yumrukluyordu.
Güvenlik kamerasından falan o halimizi görmek isterim : Ben çaresizce sağa sola koşuşturuyorum, 

Mehmet anons mikrofonundan Help Help diye bağırıyor, adamın biri de kapalı uçak kapısını yumrukluyor …

Bu şok dalgası ne kadar sürdü tam olarak hatırlamıyorum ama uzaktan bir ses “ Fatih Fatih “ diye bana seslenince bir baktım bizim çantaları emanet ettiğimiz heyetten diğer arkadaşlar pasaport kontrol noktasından bize sesleniyor : “Napiyorsunuz orada gelin, uçakta teknik bir arıza varmış, uçuş iptal, otele gidiyoruz” !!!


17 Ocak 2017 Salı

Dnepropetrovsk ama kısaca Dnipro diyebilirsiniz …



Soğuk bir Ocak akşamı, lapa lapa kar yağarken indi THY’nin uçağı Zaporijya’ya havalimanına, Hindistan iç hatları, Zambiya dahil hayatımda gördüğüm en kötü havalimanına … Aslında Dnipro daha büyük bir şehir,  orada, biraz daha düzgün olduğunu tahmin ettiğim daha büyük bir havalimanı var, THY’nin oraya da direkt uçuşları varmış ta ki, talebi görüp, iştahı kabaran havalimanı yönetimi ( bir rivayete göre Mafya kontrolünde )  vergileri abartana kadar …. Zahmet edip karları temizledikleri için, uçaktan inerken cork diye kara basıp, kaya kaya, terminale kadar sapa sağlam geldik ama tabi ki pasaport polisi biz Türkleri ayıklayıp kısa bir sabır testinden geçirdi ama hayret rüşvet istemedi …


Akşamın karanlığı, Ocağın soğuğu, Ukrayna  yollarının bozuğunda yolculuk yapmak saçma olacağından o geceyi efendi gibi Zaporijya’da geçirip sabah erkenden Dnepropetrovsk nam-ı diğer Dnipro ya da Kısaca Dneper’e varıyorum .  Düm düz, uçsuz bucaksız, bembeyaz tarlaların, üzerinde hiçbir yerde görmediğim kadar çok karga sürülerini seyrederek…


Adını Ukrayna’yı baştan aşağı geçen Dneper nehrinden alan, sulak, verimli, soğuk ve yağışlı, kabaca 1 milyon kişinin yaşadığı tipik bir Slav Ortodoks şehri … Tramvay, troleybüs, geniş caddeler, heykeller, parklar, ağaçlar, dev binalar, ısrarla beyaz kürk - beyaz çizme giyen kadınlar ve yaz, kış, sabah, akşam ısrarla eşofman giyen ve sarhoş gezen erkekleri  ile “neoklasik” bir Rus ekolü …  


Zaten kötü olan ekonomisine bir de Rusya’nın Kırım ve Donestk bölgelerini işgali ile iyice darbe yiyen; para birimleri – Grivna- iyice değersizleşen, gençleri işsiz, devlet, kamu kurumları, belediyeler de gelirsiz olduğu için bakımsızlıktan dökülen bir yer maalesef…


Ama insan her yerde, her koşulda, insan işte, ve hayat devam ediyor, Yılbaşı ertesi olduğu için hala her yer süslü püslü idi, tramvay bile …  Bir de 13 Ocakta kutlanan “eski yeni yıl” partisine  - bir nevi hicri yılbaşı yani - denk geldim ki bayılırım böyle sokak etkinliklerine ve çok üzülürüm İstanbul’da neden asla becerilemez diye … Sade bir konser, küçük dükkanlar, bir birine hiç karışmayan küçük büyük kadın erkek her türlü insan o soğukta unutmaya çalışıyorlar gündelik dertlerini …. Milliyetçi bir bölge olduğundan herhalde, Rusça değil Ukraynaca söyleniyor şarkılar ve o karın üstünde el ele tutuşup dans ediyor, tanıdık tanımadık herkes…    


Soğuk havada sıcacık, Borş çorbası, Peynir Çorbası gibi süper lezzetler ve tarçınlı, ballı hatta karnabaharlı votkalar tadıp nehir kenarında güzel bir yürüyüş de yapıyorum, yazın çok daha keyifli bir yer olacağını tahmin ederek, ve muhtemelen bir daha da gelmeyeceğimi kendime itiraf ederek….



Kural : Yılbaşı, Sevgililer Günü, Anneler Günü, Doğum Günü gibi özel günler aslında hiç de özel değildir; ama rutinden kurtulmak için, sevdiklerini sevindirmek için, şu yalan dünyada birazcık eğlenmek, birazcık şımarmak için şahane birer bahanedir, kıymetini bil, çünkü sayılıdır, çabuk geçer...