9 Ağustos 2018 Perşembe

Salt Lake City aktarmalı Elko ...

-->

In the middle of nowhere ( “itin öldüğü yer” ya da daha sert bir dille, “ Allah’ın ittir ettiği yer” manasında kullanılan bir deyim ) dedi Elko’ya gittiğimizi duyan araba kiralamada çalışan çocuk! Salt Lake City’ye geldik, bizim Kuzen Burak’la, Elko’ya en yakın havalimanı 3 saat mesafede. ( ABD de 5 bin kamu, 14 bin özel havalimanı varmış, nasıl yani ? )
 


Bizim Soma misali mütevazi bir madencilik kasabası Elko, Altın madenleri ile ünlü, Nevada eyaletine bağlı, kısmen çöl, sadece 3 otel ve bu otellerin kumarhanelerinden oluşan bir sosyal hayatına 2 yılda bir renk katan yerel bir fuar... Kalacak başka yer bulamadığımız için, filmlerde seri katillerin kaldığı meşhur yol üstü motel, “Motel 6” da kalmaktan başka bir hikayemiz olmadığı için asıl konuya Salt Lake City, Mormon’larına gelelim ...  

 Son gün uçuş saatimize kadar biraz dolaşalım diye Salt Lake City, şehir merkezine geldiğimizde, her yol devasa bir Kiliseye çıkıyordu. Kilisenin bahçesinde iyi giyimli ileri yaşlı bir sürü insan vardı, Hafta içi akşamüstü ayin olamazdı.. Hemen bir tanesinin yanına yaklaşıp sorunca öğrendik ki birazdan ücretsiz bir konser varmış, kilise bahçesindeki Otağı mimarili devasa konser salonunda. Zaten konser salonuna da “Tabernacle” yani Çadır diyorlar... 




Biletlerimizi alıp konser saatine kadar biraz daha aval aval dolanırken ( o kadar özlemişiz ki aval aval dolanmayı, sürekli bir yerlere koşuşturmaktan ) Devasa kilisenin bahçesinde, devasa konser salonun yanında bir devasa Mormon Müzesi varmış. Bu arada ben de bilmiyordum Mormonluk 1830 yılında New York’ta Joseph Smith adlı birinin, Moroni adlı bir Melek’ten vahiy aldığını söyleyerek kurduğu, kendi kitabı olan, Hrıstiyanlığa çok yakın bir dinmiş.



Müzeye girince, yine çok şık giyimli ama bu kez gençler gördük, bir tanesi yanımıza yaklaşıp bize gönüllü rehberlik yaptı bizim saçma sapan sorularımıza inanılmaz bir sabır ve güler yüzle cevaplar verirken aksanından anladık Amerikalı değil, Brezilyalıymış. Buraya gönüllü çalışmaya (misyona) gelmiş daha önce Çin ve Afrika’ya da gitmiş. En yakın arkadaşı da Türkiye’ye... Tamamını kendi karşıladığı masraflarla 6 ila 12 ay arasında kalıp çeşitli zaman ve ülkelerde misyonerlik yapıyorlarmış...
 


Dünya’daki yaklaşık 15 Milyon Mormon’un başkenti Salt Lake City; kabeleri de bu devasa, çok katlı kilise : Salt Lake Temple (Latter Day Saints ). Daha doğrusu kompleks çünkü içinde bir kongre merkezinin bile bulunduğu inanılmaz büyük bir tesis aslında burası. Tabi ben rehberimize işin duygusal boyutunu soruyorum, böyle bir tesis, Pazar ayini çıkışı "ne verirsen elinle o gelir seninle" bağışları ile dönmez belli ! Cevap şaşırtıcı : Her Mormon, ne kadar olursa olsun, her ay gelirinin %10 unu kiliseye bağışlıyor ! ( Tithe )


( ABD'nin Meşhur Tuz Gölü, Salt Lake, Utah )
Ve ayrıca Mormonlar'da, Tanrıya geri verene kadar vücutlarını korumak için kafein, nikotin, alkol ve evlilik öncesi seks yasaklanmıştır. Bugün bile kahve, kola, alkol içmez, cinsellik içeren filmleri izlemezlermiş, nüfusları artsın diye çok eşlilik de serbestmiş gibi bir çok şaşırtıcı bilgiyi aldıktan sonra konserin saati geldi çattı. Tabernacle’a ( ne güzel bir sözcük ) girdik, müthiş bir mimari, kocaman bir sahne, değişik bir ışıklandırma, oldukça şık bir seyirci ve sahnede hazır sehpaların üzerinde 5 cm den, 50cm ye kadar boy boy çan. Ama sadece çan ... Konser başladı inanılmaz bir akustik, cerrah ciddiyeti ile çan çalan koro üyeleri, yumuşacık çan sesleri, farklı bir müzik deneyimi... Jingle Bells dışında çanla çalınan bir sürü değişik şarkı derken bizim içimiz geçmiş biraz da jetlag etkisi ile bebekler gibi uyumuşuz; İnsanoğlunun inanç dünyasının ne kadar karmaşık olduğunu düşünerek ....  

Kural : İlk çağlardan beri insanoğlu, çok doğal olarak, bir şeylere inanmak, bir şeylere tapınmak ihtiyacı hissetmişler. İnanç, din çok insani bir şeydir, her türüne saygı duy...

13 Nisan 2018 Cuma

Küçük Dünya, Minneapolis


Aynı hafta içinde Pazartesi-Salı Ankara; Cuma-Pazar Kayseri git gel yaptıktan sonra bir de üstüne Pazartesi Şikago aktarmalı Minneapolis’e gelince artık kulaklarım basınçtan iflas etmiş bir şekilde dar attım kendimi otele ...


Ertesi sabah erkenden, Dünyanın en eski ( 91 yıldır düzenleniyor ) ve en büyük madencilik konferanslarının biri olan SME’ye gittim, sadece fuar alanını gezmek için, günlük 170 dolar giriş ücreti ödeyerek! ( Biz bedava yapıyoruz yine de gelen giden olmuyor ... ) 


Burada, “İsveçliler” tarafından satın alınan bir “Amerikan” şirketinin başındaki “Türk’le” tanışınca bir kez daha şahit oldum, dünyanın aslında ne kadar küçük bir yer olduğuna. 
Hem de bu Türk, Sayın Turgay Ozan, Elazığlı hemşerim ve Harput’tan Annemin köylüsü çıkmasın mı ? 
Üstüne üstlük, bir de 6 bin katılımcı arasında rast gele oturduğum masada Colorado Üniversitesi Madencilik Bölüm Başkanı Profesör, Aydınlı; karşımda oturan da benim okulum İstanbul Üniversitesi, Maden Fakültesinden bir hoca çıktı iyi mi ?


Bir önceki hafta eksi 17 leri gören hava, şansıma eksi 5 lere kadar “yükselip” bir de hafif güneş açınca, eşeğimi bulmuş gibi sevinip atıyorum kendimi dışarı ama gezecek görecek hiç bir şey yok. Sıradan bir Amerikan şehri, dikey ve yatay sokaklar, uzun uzun binalar, binalar arasında “skyway” denen köprü geçişler. 
Hiç dışarı çıkmadan şehrin bir tarafından bir tarafına gitmek mümkün. Şehrin skyway haritası neredeyse her bina bir birine bağlı, köprüden bir geçiyorsun karşında bir banka gişesi, bir otel lobisi, bir restoran bahçesi, bir meydan her şey bu skyway'lerle birbirine bağlı ...


Minneapolis’te yapacak bir şey olmayınca, fuarı da 1 günde bitirince 2. Gün arabayı atlayıp Virginia’daki müşterimi görmeye gittim, maksat medeni bir ülkede keyifli keyifli araba kullanmak. Normalde, yani İstanbul’da nefret ederim burada keyif alıyorum. Uber çok yaygın ve çok hesaplı ama yine de araba kiralamak isterseniz, Amerika’da araba kullanmanın püf noktalarını kısaca özetleyeyim size :
1)    Şerit takibi çok önemli, hangi şeritte olman gerektiği, gitmek istediğin yere göre tabelalarda yazar. Özellikle çıkışlarda doğru şeritte olman şart.
2)     Trafik ışıkları biraz farklı ama çok basit sola dönüşlerde ışık var sağa dönüşte yoktur  boşluk yakaladınmı sağa dönebilirsin.
3)     Stop ya da Yield işareti gördün mü dur. Saat kaç, yol ne kadar boş, ortalık ne kadar sakin olursa olsun, yavaşlama, tamamen dur. Özellikle de meşhur okul servislerinin Stop işaretini gördün mü mutlaka dur yoksa direkt hapis !
4)     Yaya geçidi olmasa bile yayalara yol ver her zaman her yerde öncelik yayaların.
5)     Otopark çok pahalı ama yanlış yere park edersen hemen çekerler o çok çok daha pahalı. Otelin bahçesinde ya da alış veriş merkezinin otoparkında bile yanlış yere park edersen araban gider.       

Kural : Medeniyet güzel şeydir, medeni ol.







23 Mart 2018 Cuma

Durdurun Şu Zamanı, Bled Gölü



“Dünya’nın en romantik yerleri” listesinde olduğunu duymuş, kişisel “ölmeden önce görülecek yerler” listeme eklemiştim. Kış güneşli harika bir Pazar gününe kısmetmiş... haldır huldur 6 gün kayak yapmaya, bileğimi burkmamı da bahane ederek, 1 gün ara verip geldik Bled’e...


Julius Sezar’dan aldığı ismiyle Julyen Alplerinde ( Güney Alpler ) bulunan yüzlerce gölden biri, belki de en güzeli Bled. Bir Peri Masalı diyarı ya da bir film platosu gibi, Göle 130 metre yüksekten bakan bir tarihi bir kale, gölün ortasında doğal bir adacık, adacığın üstüne 17. Yüzyılda kurulmuş, Barok bir kilise... Meryen Ana’nın gökyüzüne kabulüne adanmış bu kilise yerel halk arasında da yeni evlenenlerin, düğünlerinden önce ziyaret edip, adak adadığı önemli bir durak olmuş.


Gölün kenarında 2 noktadan biri motorla, biri kürekle ulaşılan adaya gidip, kilisedeki kafede meşhur bir Bled keki yemeyi de ihmal etmeyin sakın... Kekte bir numara yok da, bir sürü Japon turiste rağmen manzara, atmosfer, sükûnet, huzur çok güzel. Gerçi gölün kenarındaki diğer mekanlar da çok başarıllı...


Gölün etrafındaki parkı İsveçli bir mimara yaptırmış olmalarından mıdır nedir bilmem, hayatımda gördüğüm en güzel yürüyüş parkurlarından biri ve tabi ki cıvıl cıvıl; güneşli bir Pazar sabahı... Son yıllarda artık iyice unuttuğumuz dakikalarca hiç bir şey düşünmeden, telefonumuzu kurcalamadan, güzel bir manzarasının keyfini doyasıya çıkarabildiğim nadir yerlerden biri oldu Bled. Çocuklar göldeki kuğuları, ördekleri beslerken bizde kısa bir süreliğine durdurduk zamanı...   


Kural : Bırak şu telefonu elinden! Ortalama 6 dakikada bir bakıyormuşuz telefonumuza... Yani ne kadar güzel, ne kadar önemli olursa olsun, hiç bir şeyle 6 dakikadan fazla kesintisiz ilgilenemiyoruz... Ne büyük kayıp !