6 Şubat 2017 Pazartesi

En Komik Hikayem, Şangay Pudong Havalimanında Panik !


Yorucu bir seyahatti, uzun aktarmalı uçuş, saat farkı, fuar, Çin yemekleri, hepimizi yormuştu. Bauma Shanghai fuarına, kuzenim ve iş ortağım Mehmet’le (Barım) birlikte Türk heyeti ile gitmiştik… Mehmet, aynı dayısına (Babama) çekmiş, tam bir işkolik, sürekli iş konuşan, iş düşünen, çalışkan bir iş adamı ama okulla, dersle pek arası yok, İngilizceyi bir türlü kıvıramamış tembel bir öğrenciydi… Mehmet’in İngilizce ile imtihanı ( ya da İngilizce’nin Mehmet’le imtihanı desek daha doğru olur) bitmek bilmez…


Yurtdışı seyahatlerinde de Mehmet hem keyifli hem de yorucu bir yol arkadaşıdır. Tercümanlık yapman, rehberlik yapman, sigara ve yemek problemini çözmen gerekir … Hele bir de mevzu bahis Çin olunca gerçekten yorulmuştuk, artık bir an evvel eve dönmek istiyorduk… Gece uçuşuydu, bütün seyahatin ve bütün günün yorgunluğu hatta bitkinliği üzerimdeydi ….

Tüm heyet erkenden havalimanına geldik, valizleri verdik, pasaporttan geçerken, fısıltı gazetesinden öğrendik ki dünkü aynı uçak teknik bir arıza ile çok geç kalkmış, bugün de bir gecikme bekleniyormuş … Ama bizim işlemler devam etti, pasaporttan da geçtik, Kapıya geldik bekliyoruz… Gerçekten de bir gecikme oldu, 1 saat 2 saat 3 saat derken gecikme devam ediyor, hiçbir açıklama yapılmıyor biz de koyun gibi bekliyorduk. Mehmet ve ben biraz dolaşalım bir şeyler yiyelim vakit geçirelim diye içinde pasaportlarımızın da bulunduğu çantalarımızı heyetteki diğer arkadaşlara emanet ederek terminalde dolaşmaya çıktık. Biraz fazla oyalanmışız sanırım, kapıya bir döndük ki ne görelim. Herkes gitmiş, uçak körükte, kapı kapanmış !

4 saattir kapısında beklediğimiz uçağımızı kaçırıyoruz, çantalarımız da yok !!!  Saat sabahın 3’ü, bütün uçuşlar tamamlanmış ortalıkta bir görevli de yok. Ben panikle sağa sola koşarak ortalıkta görevli aramaya başladım, deliler gibi koşuşturuyorum yok kimse yok… Derken neredeyse terminalin camlarını inleten bir ses, daha doğrusu çığlık duydum : Benim “yes” “no” bile konuşmayan kuzenim Mehmet almış biniş kapısı anons mikrofonunu “HELP HEEEEELPPPP HEEELLLLPPPP” diye bağırıyor !!!  Ben şok oldum tabi ama bir yandan da görevli arıyorum, Terminalde bir o tarafa bir bu tarafa koşarak…

Bizim bu paniğimizi gören, bizim gibi 2 yolcu daha, bizden daha pratik zekalı çıktı, hemen biri ötekinin eline basarak, körüğün, kilitli cam kapısının üzerinden atlayarak uçağa gitti, biz tabi görmüyoruz ama muhtemelen uçağın kapısını yumrukluyordu.
Güvenlik kamerasından falan o halimizi görmek isterim : Ben çaresizce sağa sola koşuşturuyorum, 

Mehmet anons mikrofonundan Help Help diye bağırıyor, adamın biri de kapalı uçak kapısını yumrukluyor …

Bu şok dalgası ne kadar sürdü tam olarak hatırlamıyorum ama uzaktan bir ses “ Fatih Fatih “ diye bana seslenince bir baktım bizim çantaları emanet ettiğimiz heyetten diğer arkadaşlar pasaport kontrol noktasından bize sesleniyor : “Napiyorsunuz orada gelin, uçakta teknik bir arıza varmış, uçuş iptal, otele gidiyoruz” !!!


17 Ocak 2017 Salı

Dnepropetrovsk ama kısaca Dnipro diyebilirsiniz …



Soğuk bir Ocak akşamı, lapa lapa kar yağarken indi THY’nin uçağı Zaporijya’ya havalimanına, Hindistan iç hatları, Zambiya dahil hayatımda gördüğüm en kötü havalimanına … Aslında Dnipro daha büyük bir şehir,  orada, biraz daha düzgün olduğunu tahmin ettiğim daha büyük bir havalimanı var, THY’nin oraya da direkt uçuşları varmış ta ki, talebi görüp, iştahı kabaran havalimanı yönetimi ( bir rivayete göre Mafya kontrolünde )  vergileri abartana kadar …. Zahmet edip karları temizledikleri için, uçaktan inerken cork diye kara basıp, kaya kaya, terminale kadar sapa sağlam geldik ama tabi ki pasaport polisi biz Türkleri ayıklayıp kısa bir sabır testinden geçirdi ama hayret rüşvet istemedi …


Akşamın karanlığı, Ocağın soğuğu, Ukrayna  yollarının bozuğunda yolculuk yapmak saçma olacağından o geceyi efendi gibi Zaporijya’da geçirip sabah erkenden Dnepropetrovsk nam-ı diğer Dnipro ya da Kısaca Dneper’e varıyorum .  Düm düz, uçsuz bucaksız, bembeyaz tarlaların, üzerinde hiçbir yerde görmediğim kadar çok karga sürülerini seyrederek…


Adını Ukrayna’yı baştan aşağı geçen Dneper nehrinden alan, sulak, verimli, soğuk ve yağışlı, kabaca 1 milyon kişinin yaşadığı tipik bir Slav Ortodoks şehri … Tramvay, troleybüs, geniş caddeler, heykeller, parklar, ağaçlar, dev binalar, ısrarla beyaz kürk - beyaz çizme giyen kadınlar ve yaz, kış, sabah, akşam ısrarla eşofman giyen ve sarhoş gezen erkekleri  ile “neoklasik” bir Rus ekolü …  


Zaten kötü olan ekonomisine bir de Rusya’nın Kırım ve Donestk bölgelerini işgali ile iyice darbe yiyen; para birimleri – Grivna- iyice değersizleşen, gençleri işsiz, devlet, kamu kurumları, belediyeler de gelirsiz olduğu için bakımsızlıktan dökülen bir yer maalesef…


Ama insan her yerde, her koşulda, insan işte, ve hayat devam ediyor, Yılbaşı ertesi olduğu için hala her yer süslü püslü idi, tramvay bile …  Bir de 13 Ocakta kutlanan “eski yeni yıl” partisine  - bir nevi hicri yılbaşı yani - denk geldim ki bayılırım böyle sokak etkinliklerine ve çok üzülürüm İstanbul’da neden asla becerilemez diye … Sade bir konser, küçük dükkanlar, bir birine hiç karışmayan küçük büyük kadın erkek her türlü insan o soğukta unutmaya çalışıyorlar gündelik dertlerini …. Milliyetçi bir bölge olduğundan herhalde, Rusça değil Ukraynaca söyleniyor şarkılar ve o karın üstünde el ele tutuşup dans ediyor, tanıdık tanımadık herkes…    


Soğuk havada sıcacık, Borş çorbası, Peynir Çorbası gibi süper lezzetler ve tarçınlı, ballı hatta karnabaharlı votkalar tadıp nehir kenarında güzel bir yürüyüş de yapıyorum, yazın çok daha keyifli bir yer olacağını tahmin ederek, ve muhtemelen bir daha da gelmeyeceğimi kendime itiraf ederek….



Kural : Yılbaşı, Sevgililer Günü, Anneler Günü, Doğum Günü gibi özel günler aslında hiç de özel değildir; ama rutinden kurtulmak için, sevdiklerini sevindirmek için, şu yalan dünyada birazcık eğlenmek, birazcık şımarmak için şahane birer bahanedir, kıymetini bil, çünkü sayılıdır, çabuk geçer... 

7 Aralık 2016 Çarşamba

Yine mi Güzeliz, Yine mi Şangay


( Bu fotograf wikipedia.com dan alınmıştır.)
Aslında bu sefer hakikaten gitmeyecektim… 5. Kez aynı tarihlerde, aynı fuar için aynı şehre, gelmek istemediğim için değil, Çin Hükümeti, Türk Vatandaşlarına artık çok zor vize verdiği için (neden acaba ? ) ; zira Şangay gelmekten, gezmekten hatta yaşamaktan bıkılmayacak nadide yerlerden biridir artık iyice zıvanadan çıkan Dünyamızda… 


Zaten hali hazırda da en çok “Expat”ın – bu kelimeye de bayılıyorum çok havalı duruyor, tam Türkçesi gurbetçi – yaşadığıı kentlerden biri … Mesela bir akşam, uzun yıllardır Şangay’da yaşayan “Carlos” lakaplı Bünyad Abi’nin tavsiyesi ile gittiğimiz JZ adlı Jazz kulübünün solisti Bulgar, Orkestrası Mauritius'luydu seyircilerin ise tamamı Expat . Bünyad Abi  de hayatımda tanıdığım en ilginç insanlardan biri.. Şangay'da Carlos diye sorun mutlaka bulursunuz ...   


Eskiden tipik bir Çin balıkçı kasabasıyken, yoğun limanı sayesinde 2000’li yıllarda inanılmaz bir hızla gelişerek,  1000 adet gökdelenin olduğu  ( 3 bin tanesi de yapım aşamasındaymış )  20 Milyon kişinin yaşadığı Çin’in En büyük, Dünya’nın 8. Büyük Şehri haline gelmiş. Ve bu gökdelenlerin hepsi çok şık, düzenli ve insanı rahatsız etmeyecek şekilde inşa edilmiş ki ben gökdelenlerden hiç hazzetmem, özellikle İstanbul’daki zorlama olanlarından …


Her yerde gökdelenler, beton, cam doğru ama sokaklar hala yemyeşil, her yerde irili ufaklı parklar, parklarda sabah Tai Chi Chuan ( En Yüce Nihai Yumruk ) yapan amcalar, teyzeler.. Ara sokaklarda hala hizmet veren yüz yıllık tapınaklar… Yani klişe tabirle, gelenek ile modern dünyanın mükemmel harmonisi …


Çok moda ya hani ölmeden önce yapılacak şeyler, görülecek yerler listeleri; ben kesinlikle Şangay’ı bu listeye koyarım. Hele bir de değişik lezzetlere açıksanız bunun da en zengin ve en güvenilir adreslerini Şangay’da bulabilirsiniz. Mesela deniz anası, kaplumbağa kabuğu ya da ördek dilini bizzat denedim. Favorim kaplumbağa kabuğu …


Nüfus 20 milyon ve para da çok olunca tabi inanılmaz bir de trafik oluyor hali ile, Ama metro hatları harika ve artık nihayet her durağın latin alfabesi de yazıyor dolayısıyla başta havalimanından şehre saaatte 300 km hızla giden Maglev treni dahil, tüm raylı sistemi aynı kartla rahatlıkla kullanabilirsiniz… Ya da akıllı telefonunuza yükleyeceğiniz bir uygulama ile istediğiniz yerden alıp istediğiniz yere bıkabildiğiniz "Mobike" bisikletleri kullanabilirsiniz ( Türk kafası :  "Bu bisikletleri nasıl çalmıyorlar yahu ? Anlaşacaksın sanayiden bir usta ile söküp atacak sensörünü çipini artık nesi varsa, al sana mis gibi çorba parası ... )


Ayrıca ilk Şangay seyahatimde pantolonumu uçakta unutmuştum, ikincisinde kuzenimle havalimanını birbirine katmıştık - ki bu hayatımın en komik olayıdır, bunu ayrıca yazacağım – En son seferde ise bilgisayarımı havalimanında unutup sonra geri buldurup İstanbul’a getirtmiştim.. Neyse ki bu Şangay seyahatimi vukuatsız atlattım, darısı diğer Şangay seyahatlerinin başına ….


Kural :  Modern iyidir, gelenek daha iyidir ama en iyisi dengelisidir. Herşeyin en iyisi dengelisidir … 

Akıllı Telefon Uygulaması ile çalışan, istediği yerden alıp istediğin yere bırakabildiğin şehir bisikleti : Mobike

Saatte 310 km kıza ulaşan Maglev, manyetik tren, Adamlar valla bize yetişecek, ya 

19 Temmuz 2016 Salı

Creme de la Creme, San Diego


Amerika, daha doğrusu Kaliforniya Rüyasını Los Angeles’ta yaşadıktan sonra, Fransızların tabiriyle Creme de la Creme , bizim tabirimizle, kadayıfın kaymağını da San Diego’da gördük…

Mission Beach
Üniversite hazırlık döneminde, Elazığ’dan gelip, bir süre bizde kalan Kuzenim, “İstanbul ne telaşeli bir yer, sokak köpekleri bile koşturuyor” demişti … Burada da tam tersi, hayat resmen yavaş akıyor, insanlar, arabalar ağır çekim sanki, kimsenin acelesi yok… Bir de biz 4 Temmuz, tatillerine denk geldik ki tam tatil modundaydı herkes..

San Diego Hayvanat Bahçesi 
Herkes birbirine yol veriyor, koşa koşa yardım ediyor, sabırla saatlerce bekliyor. Trafikte bazen doğru şeritte olup olmadığımızı anlamak için bekliyoruz arkamızdaki korna çalsın, ama ne mümkün, kesinlikle korna çalmıyorlar dakikalarca bekliyorlar … Garsona, kasiyere, sırada önünüzdekine acele ettirmek çok ayıp, hemen fırça atıyorlar …

Down Town San Diego
Şehrin göbeğinde, gök delenlerinin,  arasında yürürken, ya da asansörde karşına bir anda bikinili bir kız, mayolu bir erkek ya da elele bir çift gay çıkabiliyor, kimse dönüp bakmıyor… Burada da 12 ay yaz, 12 ay parmak arası…Pasifik okyanusunun geniş plajlarında voleybol da oynayabilirsin; eğlenceli dalgalarında surf de yapabilirsin… Ya da bir iç deniz gibi olan Mission Beach koyunun sakin sularında keyif de yapabilirsin. Ben hiçbir yerde metrekareye bu kadar çok tekne, yelkenli, kano, jet ski ve ayakta sürülen kano var ya “paddle board” düştüğünü görmedim ( bana da çok saçma görünüyor ayakta Gondol kullanır gibi ama yapanlar çok iyi bir egzersiz olduğunu söylüyor)    

Seaport Village
Çocuklu bir tatil için de müthiş bir belde San Diego, Bu yıl 100 yaşına giren Hayvanat Bahçesi meşhur zaten, sineması, teleferiği, oyunları ile çok eğlenceli ve eğitici bir gün geçirilebilir ailecek. Balboa park ise tam bir cennet … içinde tam 17 tane müze var. Müze derken arkeoloji müzesi falan değil; havacılık ve uzay müzesi, şampiyonlar müzesi, otomobil müzesi, fotografik sanatlar müzesi gibi eğlenceli ilgi çekici müzeler… Biraz kovboy, biraz Meksika esintili Old Town’a da çocuklar bayılır…

Balboa Park

Ben de yeni öğrendim, “Bir gün San Diego’ya yerleşip yelken yapmak”, bizim “Güneyde bir sahil kasabasına yerleşip balık tutmak” gibi bütün Amerikalıların emeklilik hayaliymiş… Telaşeden kaçıp, biraz yavaşlamak, hayatı yakalamak yerine, yaşamak; geleceğe kaygılanmak, yerine bugüne odaklanmak; başkaları ile uğraşmak yerine kendiyle barışmak,  bütün insanlığın ortak ve acil ihtiyacı günümüzde…

Old Village

Milan Kundera’nın genelinde son derece sıkıcı romanı “Yavaşlık” da söylediği gibi düşünsene çok ilginç değil mi : “… Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır, buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmak isteyen kimse, elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır…” Yıllar ne çabuk geçti, geçen yaz ne yapmıştık, ütünün fişini çekmiş miydim, yeni tanıştığım adamın adı neydi” gibi unutkanlıklarımızın temelinde de bu telaşe, bu hız var galiba …. Biz bile, İstanbul'da 2 yıldır plan yaptığımız halde bir türlü buluşamadığımız arkadaşlarımız Başak ve Oytun ile burada rahat rahat buluştuk, saatlerce konuştuk, söyleştik ... 

San Diego Hemen Meksika Tijuana Sınırında

Kural : Yavaşla! Hayatın, yaşadığının, çevrenin, kendinin farkına var …    

Not : Bir hayal kırıklığını da söylemeden edemeyeceğim, Meşhur 4 Temmuz kutlamaları, Disneyland’ta her akşam yapılan ve İstanbul’da (bir bahane ile iptal edilmezse ) 29 Ekim'de yapılan kutlamaların yanında kamp ateşi gibi kaldı, bize de Otopark’a verdiğimiz 25 dolar yadigar kaldı …  

Coronado Adasından 4 Temmuz Kutlamaları

Fotograflar için arkadaşım, Oytun Egemen'e teşekkürler, 

12 Temmuz 2016 Salı

Eyyyy Los Encılız, Hayat Sana Güzel …

Santa Monika Ocean Drive

Aslında eski bir Türk Şehri olan ve sadece En Cılız insanların yaşadığı, Los Angeles ( Çok kötü bir espri olduğunun farkındayım ama Büyük Türk Düşünürü, Fesli Abinin “Şeyh Piri” çıkışına bir gönderme de ben yapmadan edemedim ! ) merkezli Kaliforniya eyaleti, İspanya, İtalya gibi ülkelerin bile üstünde, Dünyanın en büyük 8. ekonomisi… Ortalama bir Kaliforniyalı,  ortalama bir Türk vatandaşından kabaca 4 kat daha zengin…   
Eski bir Kaliforniya atasözü der ki “Dünya’nın dinlediği ve izlediği şeylerin çoğu Kaliforniya’da üretilmiştir.” Şimdi bir de buna “konuştuğu şey” ya da “elinden düşürmediği şey” de eklendi …

Hermosa Beach Halk Pazarı

O kadar çok paraları var ki nereye harcayacaklarını bilemiyorlar… Yolda yürürken, tansiyonun düşüp kaldırıma otursan, hemen 2 Ambulans, 2 İtfaiye aracı, 3 Asayiş, 5 Trafik polisi geliyor tansiyonunu ölçmeye… En basit dükkanın kasasında, kahveci de, benzinci de, bazı popüler restoranların kapısında sıra var, sanki bedava dağıtıyorlar... Hatta bir dövmecinin önünde bile uzun bir kuyruk gördük…  
Aşiret düğünü sahibi gibi ellerinde deste, taksiciden, garsona, belboydan, oda temizlikçisine, market torbacısına, bir hizmet aldıkları herkese bahşiş dağıta dağıta geziyorlar… 
Ne kadar bahşiş verilmesi gerektiği konusunda ikilem yaşama diye bütün hesapların altında en az %15 en çok %30 diye ipucu da veriyorlar… Bize biraz ters ...

Kilometrelerce uzun plajda adım başı bir can kurtaran

Los Angeles’ a daha önce de gelmiş, Japon Turist edasıyla gezmiş, neden bu kadar popüler olduğunu anlayamamıştık… Turistik bir şehir değil,  gezilecek görülecek pek bir şey yok, doğru ama bu sefer biraz daha uzun kalıp, biraz daha yerlisi gibi yaşayınca anladık neden “melekler şehri” olduğunu… Bir kaç örnekle anlatayım :  

Redondo Beach Surf Yaz Kampı

Bir türlü ışıksız kavşakta, nasıl sola dönüleceğini anlayamadığımız için, yanlışlıkla kırmızı ışıkta geçince, nereden çıktığını anlayamadığımız Trafik polisi, filmlerdeki gibi takıldı peşimize, tabi hemen çektik kenara.  Yan aynadan bakarak bekledik, karizmatik Abinin, filmlerdeki gibi, yanımıza salına salına gelişini ve ne yalan söyleyelim ödümüz patladı...
Çocuklar arkada, kemersiz koltuksuz, yayıla yayıla uyumuşlardı ve bende de birazcık alkol vardı… Alkol, kırmızı ışık ve koltuksuz  çocuk, demek ABD’de direkt mahkeme demektir!
Polis, “kırmızı ışıkta, yaya geçidinden geçtin, tam 6 tane yaya vardı onların hayatlarını tehlikeye attın, ehliyetini göreyim”  dedi.
Ben “Bana bak sen benim kim olduğumu biliyor musun, Efendi ol, sürdürmeyeyim seni Alaska’ya” deeeermişim….  ( Türkiye’de böyle esip gürleyen kırolar, orada daha pasaport polisinin karşısında nasıl titriyor ama ? )   “ne ışığı, ne yayası, kim geçti, ne zaman geçti” gibi abuk sabuk, o korkuyla, hem de İngilizce gevelerken, “Tatilde misiniz, yabancı mısınız, Kuralları öğrenin lütfen, hadi iyi tatiller” diye anlayışla bizi gönderince,  “evet” dedim “işte Melek gibi insan bunlar …”    

Disneyland Hediye Çeki

Sonra da internetten yanlışlıkla yaptığımız kredi kartı ödemesini 10 saniyede geri aldığımızda; satın aldıktan sonra vazgeçtiğimiz ürünleri anında iade ettiğimizde ve Disneyland’ta bindiğimiz oyun botu, arızalanıp içinde 7 dakika rehin kaldığımız için çıkışta bize hediye çeki verdiklerinde anladık “adam yerine konmak” ne demekmiş … Trafik kurallarını, selamlaşmayı, güler yüzü hiç saymıyorum bile. 8 yaşındaki oğlum Efe ve yaşıt kuzeni Yasemin bile dedi ki “Burada herkes ne kadar eğlenceli, ne kadar arkadaşça …”

Venice Beach'te Basketbol

Ve herkes ne kadar sportmen … 4 yaşında yaz kampında spor yapan da vardı, 60 yaş ve üzeri plaj voleybol turnuvası da… Pusetle çocuk gezdirerek koşu yapan anne de gördüm, kitap okuyarak yürüyüş yapan teyze de…  Sahil de yoga yapan da var, park da ağaçlar arasına çektiği ip üstünde yürüme çalışması yapan da … Venice Beach’te kum torbasında boks, vucüt geliştirme, aletli jimnastik zaten bir Los Angeles klasiği. Basketbol, beach-volley,  bisiklet ve koşu da ata sporları … yapmayan yok !
Yolunuz düşerse bisiklet kiralayıp, Redondo, Hermosa, Manhattan ya da Huntington Beach’te dolaşmanızı çok tavsiye ederim…

Santa Monica Beach'te Pazar Günü...
Yaz kış muhteşem bir hava, asla bunaltmıyor, hatta akşamları ve sabahları epey bir serin oluyor, Temmuz da bile … herkeste, her yerde, her daim bir tatil havası… Her arabanın bagajında bir kaykay, bir mayo, bir top, katlanır bir sandalye, ayaklarda parmak arası terlik, kafada bir kulaklık, 12 ay yıllık izin modu… Tek problem “beach club” yok ! kendi şezlongunu, şemsiyeni, yiyeceğini, içeceğini kendin getireceksin. Tuvalet konusunu ise hiç açmayalım, dedim ya dövmeci de bile sıra vardı, hafta sonları Santa Monica Pier tuvaletindeki sırayı hayal dahi edemezsin…

Rancho Palos Verdes'in Asıl Yerlileri

Tertemiz her yer, kurak bir bölge olmasına rağmen yemyeşil, her yerde upuzun palmiyeler..  Sokakta kedi köpek yok; sincap, tavus kuşu hatta rakun var.. Evet 2 tane rakunu Arkadaşım Yıldıray’ın bahçesinde akşam yemeği yerken kendi gözlerimle görmesem  inanmazdım … 
Hatırı sayılır süreler Türkiye’de,  İsveç’te (Eşi İsveçli )  ve ABD'de yaşayan Yıldıray’ın çok güzel özetlediği gibi bu 3 ülke arasındaki temel fark şu : Türkiye’de öncelik Devlet, İsveç’te Öncelik Toplum, ABD’de öncelik Birey, yani : Sen ….


Santa Monica Beach'te Gün Batımı

Kural : Başta ABD olmak üzere yurt dışında okuma ya da çalışma fırsatı bulursan kaçırma, bulamazsan yarat …           

video

17 Haziran 2016 Cuma

Şatosu Bile Mütevazi, Schwarzenfeld, Bavyera, Almanya


Münih’in kuzeyinde, Çek Cumhuriyeti sınırına yakın, küçük tipik bir Alman kasabası Schwarzenfeld…  Otelimize ulaşmak için balta girmemiş orman yollarından geçerken kuzenim ve ortağım Mehmet (Barım) ile buraya gelen ilk Türk biz olmalıyız diye düşünüyoruz, - ta ki kasabanın tek restoranı, fiyakalı bir İtalyan Restoranının sahibi Trabzonlu İsmail Abiyle tanışana kadar ! -


Bu arada Mehmet’le bir Şangay Havalimanı maceramız vardır ki, tam bir efsanedir, dillerden dillere dolaşır, onu da bir ara anlatmalıyım…
Bizim geliş amacımız aslında Roding adlı biraz daha büyükçe bir kasabadaki, uygulamalı ormancılık fuarı. Ormanın içinde, makineleri çalıştırarak sergiledikleri çok ilginç ve kalabalık bir fuar KWF… Roding’te yer bulamayınca en yakın yerleşim birimi diye Schwarzenfeld'in tek oteli, eski bir Şatoda yer ayırtmış bayimiz…


Şato deyince biz de heyecanlandık biraz tabi, malum milletçe, şatoları, sarayları, yalıları, köşkleri severiz…  Ama o da ne, tam bir hayal kırıklığı… Tamam bahçesi büyük, önünden bir nehir akıyor, nehrin kenarında yemyeşil koru ama o kadar ! Ne bir heybetli kapı, ne şekilli bir havuz, ne güvenlik görevlileri, belboylar,  ne şöyle genişçe cam balkonlu kış bahçesi, nehir kenarında sosyetik bir nargile kafe, çay bahçesi, restoran  hiçbir şey yok… Üstüne üstlük parkın, nehrin ve bahçenin kullanımı da herkese açık, olacak iş değil ! Bisiklete binen amcalar, köpek gezdiren teyzeler, koşu yapan gençler, herkes şatomuzun bahçesinde !


Münih Havalimanından, Schwarzenfeld'e  kadar 2 saat süren araba yolculuğumuz esnasında bir çok şehir ve kasabanın  içinden, yüzlerce evin önünden geçiyoruz ve bir şey dikkatimizi çekiyor… Evler o kadar sade, bahçeler o kadar tertipli ki, içinde yaşayan yok sanki. Kapının önünde bir steyşın araba – biz Türkler hiç sevmeyiz nedense – bir masa-sandalye, girişte küçük bir heykel, süs; bir de çocuk varsa bahçede trambolin o kadar ! Kapının önünde ayakkabı, terlik, şemsiye, bisiklet, çöp kutusu, saksı, olmaz mı canım ? hadi hepsini geçtim bir mangal da mı olmaz artık pes yani ! 


Şaka bir yana, genetik olarak, Avrupa halklarının çoğunluğu öyle yalın, öyle sade, mütevazi yaşıyorlar ki, işleri, aileleri ve hobilerinden başka hiçbir dertleri, tasaları yok… En büyük dertleri “bu yaz tatile nereye gitsek ?”  Türkiye mi, Yunanistan mı yoksa İspanya mı ? Tabi ki Türkiye !


Kural : Bir şey karmaşıksa kötüdür, en iyisi sade olanı, yalın olanıdır, özellikle de yaşamın …


6 Haziran 2016 Pazartesi

Assos'ta 40 Vespa..

Uzun zamandır motosiklet kullanırım ama bir motorcu olduğum söylenemez, sadece yazları ve sadece kısa mesafeler… Maceracı olduğum hiç söylenemez, adrenalini, heyecanı, tehlikeyi hiç sevmem… Çocukken dahi lunaparkları sevmez, dönme dolaba bile binemezdim …


Leke bırakmasın diye motorunu filtre edilmiş suyla yıkayacak kadar Vespa aşığı, arkadaşım Ünal’ın Vespask grubu ile Assos’a gitme teklifini bir kere kabul etmiş bulundum. Zira Ünal öyle detaylı planlar, öyle iyi hazırlanır ki genelde, hiç bir teklifini reddedemezsin!

Son haftalar hava bozunca, yağmur dolayısıyla iptal edilsin diye içten içe de dua etmedim değil hani ama maalesef hava açtı ve çok güzel bir havada İstanbul’dan 20 ;  İzmirVespa’dan gelecek 20 Vespa ile Assos’ta buluşmak üzere yola çıktık.


Daha doğrusu herkes çıktı ben çıkamadım! Daha hemen, Bandırma’da feribottan iner inmez, herkesin toplanmasını beklerken, aküyü bitirince, marşım basmadı ve tam anlamıyla dakika bir gol bir oldu. Neyse ki gruptaki diğer Vespacıların yardımı ve Bandırma İDO taksi durağındaki “yardımsever” “misafirperver” taksici Abimizin, "otomobil 30, motosiklet 20 TL standart akü takviye tarifesi" sayesinde, sorunu hemen çözdük ve ben de yola koyuldum… ( Sahi ne oldu yardımsever, misafirperver, yolda kalmışa yardım eden Türk Milletine ? Bu fırsatçı, kolaycı, beleşçi, köşe dönmeci, üçkağıtçı, rüşvetçi nesil nerden çıktı ? ) 


İlk uzun yolculuğumdu hem de arkamda 2 yolcu ile, zavallı Eşim Betül ve kendisinden daha ağır motor montu ile… İtiraf edeyim, hız göstergesi 90km/saati aşınca, rüzgar artıp, görüş azalınca korktum, hatta bayağı bir tırstım… Korkumu çaktırmadan grup lideri Yusuf’a “biraz yavaşlasak mı,  arka taraf çok rüzgar alıyor, cereyan yapıyor” falan dedim ama bu zaten onların yavaş temposuymuş, zamanla alıştım …

Sık sık ve uzun uzun molalar vererek, molalarda bol bol fotoğraf çektirerek, çok da fazla yorulmadan 240 km yolu, 5 saatte alarak Otelimize geldik…


Milattan Önce 6 bin yıl önce, Volkanik bir tepenin üzerine kurulmuş Assos, nam-ı diğer Behramkale muhteşem bir yer…  Yol boyu, motorla daha iyi hissedilen, zeytin ağaçları, fıstık çamları, kiraz, şeftali bahçeleri, nefis deniz manzarası ve nispeten iyi korunmuş tarihi dokusu ile İstanbul’a bu yakınlıktaki en güzel yer diyebilirim. Tam bir Ege özeti, yine şükrettiriyor bize bu Dünyanın en güzel denizine kıyımız olduğuna…

Otelimiz Kadırga koyundaydı, denizi ve sahili harika, havası şerbet,  tertemiz suyu buz gibi.. Çok güzel tesisler de var, ama tesisin dışına çıkınca meridyen değişiyor sanki. Neden bir türlü olmuyor, anlamıyorum, her şey derme çatma… Naylonlarla çevrili uyduruk restoranlar, sağdan soldan bir şeyler eklenmiş marketler, büfeler, kablolar, prizler dışarıda, çanak antenler tepede,  çöpler, izmaritler her yerde, çakıl yol tozdan göz gözü görmüyor, en ufak bir peyzaj, düzenleme yok… Salaş desen değil, yerel desen değil, doğal desen hele hiç değil… Hadi görüntüden vazgeçtik hijyen de şüpheli … Nesiller değişti artık ama alışkanlıklar değişmiyor, bazı şeyler düzelmiyor, turizmi bir türlü öğrenemiyoruz…


Dönüşte çok daha rahatım, tecrübeli motorcu sayılırım artık, yolu uzatıp Küçükkuyu sahilinden geçiyoruz, bu daha da güzel bir rota, önümde “fermuar” düzeni, zik zak dizilmiş rengarenk Vespa’lar daha da güzelleştiriyor manzaramı, çok farklı, çok keyifli bir hafta soru “sürüşü” yapıyoruz, hemen “çılgın motorcu gençlik, Vespa’lı çiçek çocuklar” moduna giriyoruz, bir de gruptakiler bize sürekli “Ünal Abi, Fatih Abi” demiyeydi iyiydi …  

Kural : Sadece seyahatlerin değil her işin başı planlama ve hazırlıktır. Unutma iyi bir pilav bile iyi bir plansız yapılamaz. ( Bir Çin atasözü değil, ben uydurdum…)