13 Nisan 2018 Cuma

Küçük Dünya, Minneapolis


Aynı hafta içinde Pazartesi-Salı Ankara; Cuma-Pazar Kayseri git gel yaptıktan sonra bir de üstüne Pazartesi Şikago aktarmalı Minneapolis’e gelince artık kulaklarım basınçtan iflas etmiş bir şekilde dar attım kendimi otele ...


Ertesi sabah erkenden, Dünyanın en eski ( 91 yıldır düzenleniyor ) ve en büyük madencilik konferanslarının biri olan SME’ye gittim, sadece fuar alanını gezmek için, günlük 170 dolar giriş ücreti ödeyerek! ( Biz bedava yapıyoruz yine de gelen giden olmuyor ... ) 


Burada, “İsveçliler” tarafından satın alınan bir “Amerikan” şirketinin başındaki “Türk’le” tanışınca bir kez daha şahit oldum, dünyanın aslında ne kadar küçük bir yer olduğuna. 
Hem de bu Türk, Sayın Turgay Ozan, Elazığlı hemşerim ve Harput’tan Annemin köylüsü çıkmasın mı ? 
Üstüne üstlük, bir de 6 bin katılımcı arasında rast gele oturduğum masada Colorado Üniversitesi Madencilik Bölüm Başkanı Profesör, Aydınlı; karşımda oturan da benim okulum İstanbul Üniversitesi, Maden Fakültesinden bir hoca çıktı iyi mi ?


Bir önceki hafta eksi 17 leri gören hava, şansıma eksi 5 lere kadar “yükselip” bir de hafif güneş açınca, eşeğimi bulmuş gibi sevinip atıyorum kendimi dışarı ama gezecek görecek hiç bir şey yok. Sıradan bir Amerikan şehri, dikey ve yatay sokaklar, uzun uzun binalar, binalar arasında “skyway” denen köprü geçişler. 
Hiç dışarı çıkmadan şehrin bir tarafından bir tarafına gitmek mümkün. Şehrin skyway haritası neredeyse her bina bir birine bağlı, köprüden bir geçiyorsun karşında bir banka gişesi, bir otel lobisi, bir restoran bahçesi, bir meydan her şey bu skyway'lerle birbirine bağlı ...


Minneapolis’te yapacak bir şey olmayınca, fuarı da 1 günde bitirince 2. Gün arabayı atlayıp Virginia’daki müşterimi görmeye gittim, maksat medeni bir ülkede keyifli keyifli araba kullanmak. Normalde, yani İstanbul’da nefret ederim burada keyif alıyorum. Uber çok yaygın ve çok hesaplı ama yine de araba kiralamak isterseniz, Amerika’da araba kullanmanın püf noktalarını kısaca özetleyeyim size :
1)    Şerit takibi çok önemli, hangi şeritte olman gerektiği, gitmek istediğin yere göre tabelalarda yazar. Özellikle çıkışlarda doğru şeritte olman şart.
2)     Trafik ışıkları biraz farklı ama çok basit sola dönüşlerde ışık var sağa dönüşte yoktur  boşluk yakaladınmı sağa dönebilirsin.
3)     Stop ya da Yield işareti gördün mü dur. Saat kaç, yol ne kadar boş, ortalık ne kadar sakin olursa olsun, yavaşlama, tamamen dur. Özellikle de meşhur okul servislerinin Stop işaretini gördün mü mutlaka dur yoksa direkt hapis !
4)     Yaya geçidi olmasa bile yayalara yol ver her zaman her yerde öncelik yayaların.
5)     Otopark çok pahalı ama yanlış yere park edersen hemen çekerler o çok çok daha pahalı. Otelin bahçesinde ya da alış veriş merkezinin otoparkında bile yanlış yere park edersen araban gider.       

Kural : Medeniyet güzel şeydir, medeni ol.







23 Mart 2018 Cuma

Durdurun Şu Zamanı, Bled Gölü



“Dünya’nın en romantik yerleri” listesinde olduğunu duymuş, kişisel “ölmeden önce görülecek yerler” listeme eklemiştim. Kış güneşli harika bir Pazar gününe kısmetmiş... haldır huldur 6 gün kayak yapmaya, bileğimi burkmamı da bahane ederek, 1 gün ara verip geldik Bled’e...


Julius Sezar’dan aldığı ismiyle Julyen Alplerinde ( Güney Alpler ) bulunan yüzlerce gölden biri, belki de en güzeli Bled. Bir Peri Masalı diyarı ya da bir film platosu gibi, Göle 130 metre yüksekten bakan bir tarihi bir kale, gölün ortasında doğal bir adacık, adacığın üstüne 17. Yüzyılda kurulmuş, Barok bir kilise... Meryen Ana’nın gökyüzüne kabulüne adanmış bu kilise yerel halk arasında da yeni evlenenlerin, düğünlerinden önce ziyaret edip, adak adadığı önemli bir durak olmuş.


Gölün kenarında 2 noktadan biri motorla, biri kürekle ulaşılan adaya gidip, kilisedeki kafede meşhur bir Bled keki yemeyi de ihmal etmeyin sakın... Kekte bir numara yok da, bir sürü Japon turiste rağmen manzara, atmosfer, sükûnet, huzur çok güzel. Gerçi gölün kenarındaki diğer mekanlar da çok başarıllı...


Gölün etrafındaki parkı İsveçli bir mimara yaptırmış olmalarından mıdır nedir bilmem, hayatımda gördüğüm en güzel yürüyüş parkurlarından biri ve tabi ki cıvıl cıvıl; güneşli bir Pazar sabahı... Son yıllarda artık iyice unuttuğumuz dakikalarca hiç bir şey düşünmeden, telefonumuzu kurcalamadan, güzel bir manzarasının keyfini doyasıya çıkarabildiğim nadir yerlerden biri oldu Bled. Çocuklar göldeki kuğuları, ördekleri beslerken bizde kısa bir süreliğine durdurduk zamanı...   


Kural : Bırak şu telefonu elinden! Ortalama 6 dakikada bir bakıyormuşuz telefonumuza... Yani ne kadar güzel, ne kadar önemli olursa olsun, hiç bir şeyle 6 dakikadan fazla kesintisiz ilgilenemiyoruz... Ne büyük kayıp !

21 Mart 2018 Çarşamba

Ailenizin Kayak Merkezi, Kransko Gora



Bansko’nun kalabalığından, Flumsberg’in kazığından; Uludağ ve Kartalkaya’nın hem kalabalık hem kazığından kaçma çabalarımız sonucu kendimizi uzun zamandır methini duyduğumuz Slovenya, Kransko Gora’ya attık.


İtalya ve Avusturya sınırında bulunan bu küçük köy, Alplerin Güney yamacında bulunan, Arnavut kaldırımları, meydanı, kilisesi, kafeleri ile tipik bir Orta Avrupa Köyü. İtalyanların, Almanların ve hatta 1476’da Osmanlı’nın bile bir girip, kuşatıp, çıktığı Kransko Gora, Lublijana havalimanına 1 saat, Doğa Harikası Bled Gölüne yarım saat, Avusturya’ya yarım saat, İtalya’ya 20 dakikalık mesafede inanılmaz merkezi bir yer.


Ona rağmen çok kalabalık olmuyor çünkü civarda her yer Alp, her yer kayak merkezi... Hatta yazın bisikletçiler, kışın kayakçılardan daha kalabalık oluyormuş.
Biz 2 çocukla, bir otel odasına sığamadığımız için bir apart otel ev tercih ettik ve çok keyif aldık, gerçekten de başkasının evi bile olsa,  3-4 geceden fazlası otelde çekilmiyor, Ev ortamı daha konforlu oluyor ...


Alplerin güneyinde kaldığı için çok fazla kar olmadığı gibi çok sert de olmuyor havası ancak pistleri biraz kısa ve öğleden sonra gölgede kalıyor. Zaten, yerlileri erkenden geliyor, saat 12 ye kadar yarım gün kayıp gidiyorlar öğleden sonra resmen boşalıyor ortalıkta kimsecikler kalmıyor... Türklerden başka turist, pek çarpmadı gözüme, pistler genel olarak kolay, çıkışlar hep aynı bölgede olduğu için çocuklar için çok uygun bir bölge ve gelenler de çoğunlukla küçük çocuklu aileler... Bizim ufaklık da burada kolayca, eğlene eğlene kıvırdı kayak işini 3 günde ... 


Ben henüz 2. Günün ilk çıkışında gaza gelip hızla bir tümsekten uçup, bileğimi burktuğum için deneyemedim ama, gece kayağını pek sevmedi bizimkiler, buzlanma oluyormuş. Ben de 2 gün kaymadığım halde, hava o kadar güzeldi, keyfim o kadar yerindeydi ki, hiç sıkılmadım. Eskiden olsa içim içimi yer o 2 günü kendime ve herkese zehir ederdim. Sanırım yaşlandım ya da hayattan zevk almayı öğrendim... 


Kural : Hip Hopçu yeni nesil bir şarkıcı söyledi : “Geçmişte yaşayanlar hüzünlü, Gelecekte yaşayanlar stresli, anda yaşayanlar keyifli olur.” Ne kadar doğru, Anı yaşa, o an her ne yapıyorsan onun keyfini çıkar ...

2 Şubat 2018 Cuma

Günübirlik Antep ... Ağam ...



Uzun zamandır konuşuyorduk, kısmet bu seneki THY kampanyasınaymış. Aldık sabah gidiş, akşam dönüş biletimizi ver elini, kebap yemeye Gaziantep...

Program belli :
Sabah   : Beyran Çorbası ya da Katmer
Kuşluk : Tahmis Kahvesi
Öğlen   : Küşlemeci Halil Usta
İkindi   : Koçak Havuç Dilimi
Akşam : Mide Spazmı 


Bizim tercihimiz, Beyran ağır gelir diye, Orkide Pastanesi’nde katmerden yana oldu ama biz porsiyonları “normal bir kişilik” diye düşününce, Beyran’dan beter olduk, lokmamızı bitireceğiz diye...


Araya hemen bir Zeugma Müzesi turu yaptık ve hayran kaldık, mimarisi, kurgusu, aydınlatması, uygulaması Dünya standartlarında harika bir müze, giriş 15 TL ( kabaca 5 Euro ) bomboş ... Benzerleri medeni ülkelerde en az 5 katı fiyat ve 10 katı kalabalık...   
Oradan bir Bakırcılar Çarşısı, Kapalı Çarşı turu yaptık ki insan bu kadar çeşit baharata, kuru yemişe, pekmeze, bala, reçele, salçaya inanamıyor, Bu ne zenginlik ... 
Bakırların fiyatına da inanamıyor insan.. Kabaca herşey Istanbul’un yarı fiyatına ...


Araya bir de Hamam Müzesi ve Antep Mutfağı Müzesi soktuk, malum yemekleri kadar “Antep’in Hamamları” da meşhur... Hamam müzesi hayatımda gördüğüm en ilginç müzelerden biriydi, Dünya’da eşi benzeri yok .. Giriş ücretsiz ... Yemek Müzesi 1 TL ...    


Oradan Tahmis Kahvecisi... Biz aradaki farkı anlayacak kadar uzman değiliz tabi ama bir grup Tahmisçidir; bir grup da Kurukahveci Mehmet Efendici. İlginç olanı, Kurukahveci'nin, Eminönü merkez dükkanının bulunduğu sokağın adı Tahmis Sokağıdır !


Ve sırada asıl sebeb-i ziyaretimiz, Küşlemeci Halil Usta ... Önceleri günlük etleri, saat 14:00-15:00 gibi bitirir, dükkanı kapatır gidermiş, Halil Usta, tek öğün ..  Şimdi popüler olunca uzatmış mesai saatleri erken akşam yemeğine kadar açık ... Klasik menü diyorsun önüne demir tabakta karışık tadımlık kebaplar geliyor, harika bir salata ezme ile birlikte. Sonra da kapanışta meşhur küşlemesi ... Tarifsiz bir lezzet, geçenlerde çok sayıda uzmanın katıldığı Hürriyet, "Türkiye’nin En İyi 100 Yemeği" anketinde açık ara birinci oldu Halil Usta ki hakkıdır.


İmam Çağdaş, meşhurdur, çok da iyidir ama en az onun kadar meşhur ve onun kadar iyi Koçak oldu bizim tercihimiz, uzun zamandır burada yaşayan annemin kuzeni, çok sevdiğim Sabahattin Abimizin de yönlendirmesiyle ... Burada 3 öğün yemek mümkün değil biz 2 öğünü bir havuç dilimi ile tamamladık ona rağmen çatladık ....  Bu arada Koçak'ta 3 kişi ellerinde telefon, önlerinde bilgisayar durmadan İstanbul'dan, Ankara'dan, İzmir'den,  sipariş alıp koli koli sevkiyat yapıyorlar kargo ile günlük, taze taze .... 

-->
Akşam uçakta mide spazmı geçirirken,  THY'nin sempatik hostesi, hiç kimse peynirli sandviçi almayıp, soda isteyince yapıştırdı lafı : Antep’ten geldiğiniz belli ...

Kural : Mutfağa gir, yemek hayatın anlamı değildir ama hayatın çok önemli bir bölümünü kaplar ve yapması da yemesi kadar keyifli olabilir...