12 Ekim 2017 Perşembe

Yok Artık, Rio de Jenerio


Her ne kadar biz gelmeden hemen önce 2 çete arasındaki uyuşturucu kavgasına Polis de katılınca büyüyüp tam 5 saat süren sıcak çatışma haberi tüm televizyonlarda yayınlansa da Rio’nun tehlikesinin biraz abartıldığını düşünüyorum. Belki de bu işin altında işsiz kalmak istemeyen tur rehberleri vardır bilemiyorum ama bildiğim ve gördüğüm şey şu ki usturuplu bir turist olarak belli başlı yerlerde gönül rahatlığı ile gezilebilen, koyları, gölleri, adacıkları, tepecikleri, plajları ile coğrafya harikası ve oldukça rahat, gevşek 12 ay tatil modunda bir kent Rio. Ve genelde iç hatların indiği şehrin hemen içindeki Santos Dumont havalimanında, uçaktan iner inmez alıyorsun okyanus kokusunu, tatil kokusunu...


Dünyanın en tehlikeli 40 şehrinden 20 si Brezilya’da ve fakat bunların arasında Rio yok ama sanırım bir İstanbul çocuğuna da,  arka sokaklara, meşhur “favelalara” ( gecekondu mahallerine) girmemek, sallaya sallaya çanta taşımamak, telefonu, cüzdanı masanın üstünde bırakmamak, gözleri 4 açıp biraz uyanık olmak lazım geldiğini de söylemeye de gerek yok !


Meşhur, Coppa Cabana ve Ipanema plajlarında, ki bunlar gibi onlarca plaj var civarda, hayat sürekli bir tatil köyü animatör ekibi eşliğinde geçiyor sanki. Benim gördüğüm belli başlı etkinlikler şunlardı : Masaj, Kişisel ya da toplu yoga, fitness, crossfit, vucüt geliştirme vb özel dersleri, Profesyonel futbol, voleybol, hentbol, antrenmanı, amatör plaj tenisi ve ayak tenisi özel dersi, paddle board ve surf kiralama ve özel dersi, hazır kokteyl ve karides servisi, yerinde mangal hizmeti ya da ev yapımı buzlu çay servisi ( ben bunu denedim süperdi ) manikür, pedikür, kadın kuaförü, dövmeci vb…



Bir de tabi biz aslında sigara içiliyor mu manasında, “smoking ?” diye sorunca kafedeki garsonun “ofcourse we have kokain, joint, marijuana every smoke we have yes yes” cevabından anladığımız son derece yaygın bir uyuşturucu servisi …


Ayrıca belirtmeliyim, ben hayatımda hiç bu kadar koşan ve bisiklete binen insanı ve bu kadar çok selüliti bir arada görmedim. İkisinin bir arada olmasının sebebi sanırım biraz genetik biraz da aşırı yağlı ve tuzlu beslenme… Mönülerin yarısından çoğu kızartma ve tamamı aşırı tuzlu … Churrasco meselesini Belo Horizonte’de detaylı irdelemiştik burada da aynen geçerli. Burada bizim tercihimiz bir zincir olmuş ve başta ABD olmak üzere çok sayıda şubesi olan oldukça başarılı bir işletme olan “Fago de Chao” oldu, gayet de memnun kaldık …


Çok tavsiye edildiği halde ben Kesme Şeker Dağına (Sugar Loft)  teleferikle çıkma aktivitesini yapamadım ama tabi ki Kurtarıcı İsa (Corcovado) heykeline çıktım, hayretler içinde. Çünkü devasa heykel, dünyanın en büyük şehir ormanı olan Tijuca Milli Parkındaki 710 metrelik granit tepenin üstüne, 1931 yılında yapılmış. Oldukça uzun bir yoldan önce tramvay ( ya da araba ) sonra da özel minibüslerle, şehrin göbeğindeki balta girmemiş ormanın içinden geçerken maymunlar da hayretler içinde bize bakıyordu... 


Yukarıda kalabalığı aşabilirseniz, çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz ama tabi bizim gibi öğleden sonra değil sabah erkenden gidip güneşi doğru açıda yakalarsanız … Hem dönüş kalabalığına takılmadan hemen aşağıda yeni popülerleşen Santa Teresa bölgesinde, sarı tramvaya binip, ilginç dükkanlara göz atıp, keyifli bir öğle yemeği ya da kahve molası da verebilirsiniz … 


Eşi Bert’in  görevi nedeniyle Rio’ya yeni taşınan arkadaşım Pelin’i de buraya kadar gelmişken aramamak olmazdı, onunla da Dünya'nın öteki ucunda buluşup birer “caipirinia” içmek bana tekrar anımsattı Dünya'nın aslında ne kadar küçük, muhabbetin değerinin ne kadar büyük olduğunu

Kural : Sen de muhabbetin değerinin ne kadar büyük olduğunu unutma … 

2 Ekim 2017 Pazartesi

Çarşı Pazar Geze Geze, Belo Horizonte..



İşi olmayanın, kesinlikle gelmeyeceği, hiçbir özelliği olmayan eski  bir madenci şehri Belo Horizonte her ne kadar ismi “Güzel Ufuk”,  olsa da, bağlı bulunduğu eyaletin adına daha yakışıyor :  Minas Gerais yani Genel Madenler.
Exposibram adlı Fuarımız burada olduğu için, gelmek zorunda olduğumuz,  bütün gün fuarda olduğumuz için ve gezecek bir yer olmadığı için hiç gezemediğimiz bir kent olarak geçti kayıtlarımıza 3 enstantane ile :
1)   Bırak güvenlik görevlisi, kapısı bile olmayan süper modern havalimanı, Dünya’nın en tehlikeli ülkelerinden bir olduğu halde …


      
2    2) Muhteşem Et Restoranı :  Churrasco ( Mangal ) ve Churrascaria ( Steak House ) çok önemli 2 Portekizce kelime bunlardan bizi ilgilendireni dillere destan Churrascaria… Brezilya’nın her bölgesinde rastlanan bu restoranlarda 3 önemli dümen var bunlara ne kadar dikkat edersek o kadar çok ve o kadar güzel et yeriz :

2.1. ( Hukiki bir metin gibi oldu farkındayım .. ) Ortada kocaman ve çok çekici bir salata/meze büfesi var buraya hiç uğramamak lazım. Buraya girdiğiniz an çıkamaz ve kendinizi otla, peynirle, ıvırla zıvırla doyurursunuz, hiç gerek yok. O büfenin kralı bizde var zaten. Direkt ete girin…


2.2 Önden sucuk, tavuk ciğeri gibi ucuz malları dayıyorlar. İlk üç servise “No, Obrigado” demeyi başarabilirsen sonra kimse tutamaz seni… Bizden farklı kesim yaptıkları ve farklı adlandırdıkları için tam olarak neresi olduğunu bilemediğim ama peynirle, sarımsakla ve özel karışım bol tuzlu baharatları ile tadlandırdıkları etleri çatlayana kadar yersin bana mısın demez..

2.3. Çok pişmiş isteme çok ayıp olur, pişmiş et kurumuş, suyu gitmiş lastik ettir. Bu işin hakkı az pişmiş sulu ettir. Zaten buralarda sana nasıl pişsin diye sormazlar direkt şişi tabağına dayarlar, şişin pişmiş tarafından kestirebilirsin, bak o olur …


3) Mercado Central : Merkez Pazarı, aşağı yukarı bütün büyük Latin şehirlerinde vardır temel olarak et, süt, balık, meyve sebze satılır. Ben de Bahçelievler’de, pazartesi pazarından geçen çocukluğumdan olsa gerek bayılırım böyle Pazar yerlerine. Sao Paulo biraz turistik, biraz sosyetikti;  buradaki tam otantik.


Rulo sarılmış tütün, eski usül döküm tost tavası ( bunlar da bizim gibi bayılıyorlar tosta ) melamin tabak çanak, biberci, kahveci, tavukçu, kuşçu, oymacı, kakmacı aklına ne geliyorsa var. Ben de sanki akşama karnıyarık yapacakmışım gibi daldım alışverişe özel churrasco baharatı, brezilya kahvesi, peynirli ekmek, karamel ezmesi, yerel bir çakı, melamin bardak falan aldım, dedim ya bayılırım pazarlara …

(Ortada simite benzeyen şeş yaş tütün...)
Kural : Mutlaka bir koleksiyon yap, tercihen kolay bulunan, kolay taşınan ve kolay sergilenen yerel bir ürün koleksiyonu olsun, ben çakı topluyorumi bir arkadaşım pin, bir diğeri magnet, biri çay kaşığı, diğeri yerel kostümlü bebek… Sende bir şey seç hemen başla …             

(Peynir Meydanı ... )
( Tamamı acı biber sosları ... )

( Soldaki portakallar hariç tamamı biber çeşitleri...)

28 Eylül 2017 Perşembe

Sürprizlerle Dolu, Sao Paulo


Aslında işim Belo Horizonte’deydi ama THY Sau Paulo’ya (bundan sonra Brezilyalı’lar gibi kısaca SP diyeceğim ) direkt uçtuğu için mecburen geldim. Çoğunlukla da herkesin mecburen geldiği ya da aktarma yapıp hiç kalmadığı, pek turistik olmayan bir kent SP. Ama Brezilya’nın kalbinin attığı, 22 milyon nüfus ile dünyanın en kalabalık 5. Kenti ( Tokyo, Delhi, Şangay ve Pekin’den sonra ) 



Şansa, Eylül ayında harika bir ilkbahar ( Güney Yarımküre ) pazarı SP’deyim ve turistik makalelere güvenip dolaşmaya, bizim de çok alışık olduğumuz bir meydan ismi olan, “Praça da Rebuplica”dan, Cumhuriyet Meydan’ından başlıyorum. Havalimanından otele giderken taksici kazığı yiyince biraz geç de olsa anlıyorum Uber’in Brezilya’da ne kadar etkin ve ucuz olduğunu, Ve tertemiz Uber aracımdan iner inmez alıyorum evsizlerin sidik kokusunu, afedersiniz ! Meydan’da çoğunluğu ahşap, el sanatları tezgahları var ama civarda tezgah ve gezen insanların sayısından çok daha fazla evsiz var ve herkes kanıksamış hem kokuyu, hem de görüntüyü.


Brezilya’nın en tehlikelisi olmasa bile çok da tekin bir yer sayılmaz SP, o yüzden turistik rotamdan hiç şaşmadan trafiğe kapalı bir caddeden, Teatro Municipal binasına yürüyorum ve ilk sürpriz karşımda… Duvarlardaki iğrenç yazılar, her yerde evsizler, dilenciler, inanılmaz bir sefalet arasında; muhteşem bir tiyatro binası, önünde Pazar temsili için opera bileti sırasında saçı başı yapılı tonton teyzeler ve amcalar… Oradan Sao Bento kilisesine doğru ilerlerken, bir sokak kapatılmış Pazar günü sabah sabah bir rock konseri, çevresinde Punk gençler …


Biraz daha ileride sokakta bir defile provası… Bir kaç adım yanında milyonlarca doların döndüğü Bovespa Borsa binasının civarında bir evsizler kampı, hemen ileri de muhteşem grafitilere yaslanmış müşteri bekleyen fahişeler… Bu kadar sürpriz yeter, gidip Mercado Municipal’a (bir nevi Mısır Çarşısı)  gidip biraz kahve alayım, öğle yemeği molası vereyim derken, 25 de Março caddesinde,  bangır bangır müzikler çalınan bir sokak pazarı karşımda… ama ne sokak pazarı, noodle ( erişte ) pişirip satan çinli seyyar satıcı mı ararsın, taze sıkılmış Hindistan cevizi suyu mu, korsan CD satan DJ mi ? Tam bir cümbüş içinde nihayet varıyorum Mercado’ya.


Burasının da şaşırtıcı derecede temizliği  ve düzeni sürpriz oldu bana, ülkenin genel hijyenine ve benim daha önceki “Mercado” tecrübelerime bakarak … 2 katlı muhteşem bir bina, alt katta ayak üstü büfe( Bu arada Türkiye hariç hiçbir yerde bu kadar büfe göremezsin )  tarzı yerlerden envai çeşit yemek, içmek, üst katta efendi gibi restoranlarda oturarak taptaze öğle yemeği için kaçırılmaz bir fırsat. Ben bir ayaküstücü olarak hakkımı karidesli çi börek ( doğrusu Çiğ değil Çi börekmiş bu arada ) ve tropikal meyve salatası yiyerek kullandım ama size üst kattaki restoranları tavsiye ederim…


Her türlü yiyecek içecek satan koca pazarda bir Brezilya kahve çekirdeği satan yer bulamadan ve bu kadar “kültürel” sürprize yeter diyerek kentin modern yüzü Pauletta bulvarına gidiyorum ki ne göreyim, burada meşhur Modern Sanatlar Müzesinin ( MASP ) altında bir bit pazarı kurulmasın mı ? Daha da şaşırtıcısı 8 şeritli koca bulvar Pazar günü komple araç trafiğine kapanmış, yayalara ve sokak sanatçılarına açılmasın mı ? En seviğim 2 şey : bit pazarı ve trafiğe kapalı bulvar… Ayaklarım patlayana kadar yürüyorum…  Japon Davul gösterisinden, okul bandosuna kadar tüm sokak sanatçılarını da sakin sakin dinleyip SP gündüz turumu tamamlıyorum, aklımda aynı soru acaba Bağdat Caddesi, Nispetiye Caddesi  ya da Bebek Sahilyolu Pazar günleri trafiğe kapatılamaz mı ?        


Bu arada hemen MASP’nin karşısındaki Trianon Parkı da çok şaşırtıcı. Eskiden belki de bütün ülkeyi kaplayan tropikal ormanın şehrin içinde kalan küçük bir kısmı aynen balta girmemiş şekilde koruma altına alınmış. Ayrıca şehrin kuruluşunun 400’üncü yılı vesilesiyle 1954 yılında açılan park Ibirapuera ve bizim otel yakın diye sabah yürüyüşüne gittiğim sıradan bir park Povo da herhalde dünyanın en güzel şehir parklarından… Tropikal kuş cıvıltıları, envai çeşit ağaç ve çiçeklerin arasında bir de ağaçların kavuklarından doğal olarak çıkmış orkideler arasında yürüyüş yağmak gerçekten çok keyifli idi. Bizim evde ne itina ile bakamadığımız orkideler, parktaki ağacın gövdesine tüneyip nasıl açıyor anlamak mümkün değil …


Akşam için de Vila Madalena bölgesi, ismi kadar havalı, yeni trend olan bölgede çok güzel restoranlar, kafeler ve canlı müzik mekanları mevcut. "Ben kapı gıcırtısına oynarım,  9/8 lik aksak ritmin kralını attırırım" diyorsan bile, bu mekanlarda sakın gaza gelme, madara olursun!  ben 13 sene folklör oynadım ama yine de  4/4 lük temel samba figürünü bir türlü beceremedim. Ama yine de küçücük bir kulüpte, müzisyenlerin etrafına toplanmış kalabalığa karışıp epey bir samba yapıyormuş gibi yaptım …

Kural : Farketmez herhangi bir dans öğrenmeye çalış, öğrenemiyorsan da bilmiyorsan da utanma dans et içinden gelince, geldiğince …. 

22 Haziran 2017 Perşembe

Yakışıklı Jön, Jönköping…

Göteburg’un,  hava limanından çok modern bir Üniversite kantinine benzeyen havalanının hemen önünden tam 17:24’te kalkıp, tam 19:35’te, otogar’dan çok pahalı bir otel lobisine benzeyen otobüs terminaline ulaşıyorum Jönköping’e. ( Yönşöping diye okunuyor…)  Bir ormanın içinde yapılan, Dünyanın en büyük ormancılık fuarı Elmia Wood’a katılmak için. 


Telefonumdaki haritayı küçültüyorum her yerde irili ufaklı göl var, haritayı büyütüyorum yine her yerde irili ufaklı göller.. Şöyle bir bakıyorum internete meğer İsveç’te 100 metre kareden büyük yaklaşık yüz bin, ( rakamla : 100.000 ) göl varmış, kabaca ülkenin yüzölçümünün %10’u gölmüş yani… 


Elbette bizim kiraladığımız ev de bir göl kenarı, Jönköping’in Svansö köyünde, ormanın içinde sümbüller, bülbüller, yabani tavşanlar ve ceylanlar arasında … Havadaki huzuru, temizliği, tazeliği, bekareti anlatamam. “Ciğerlerimiz bayram etti” sözünü bizzat yaşıyorum, iç organlarımın bile tazelendiğini hissediyorum… Kısık sesle konuşuyoruz elimizde olmadan, sanki huzuru bozacağız gibi geliyor, sessiz kalıyoruz zaman zaman, içimizi ilginç bir mutluluk kaplıyor. Betondan bir hapishaneden kaçmış, ait olduğu bu doğaya kavuşmuş mahpuslar gibi, ki aslında zaten öyle, içimizde ilginç bir özgürlük hissi…  


Biraz da bu hissiyattan mıdır nedir, çok üretken ve çalışkan bir millet. İngiliz anahtarından, emniyet kemerine, süt kutusundan,  ultrasona kadar bir çok icadın sahibi; Olimpiyatlarda bugüne kadar 636 madalya ( Türkiye : 86 ) almış, 26 tane Oscar Ödüllü vatandaşı olan ( Türkiye : 0 ) Ikea’dan Volvo’ya; H&M’den Ericsson’ a ; Abba’dan, Roxette’e kadar çok sayıda dünya devi çıkarmış bir millet…



Her güzelin bir kusuru var tabi, hava çok kötü … Biz 7-10 haziran oradaydık, 7-10 haziran arası yağmur yağdı.. 8-9 derecelere kadar düştü sıcaklık, dönüşte sağlam bir faranjit oldum zira … Onlar alışıklar tabi, steyşın arabaların bagajından yağmur çizmesi, yağmur pantolonu, yağmurluk ,  şemsiye vb. çıkıyor, kimse üşüyor ya da havadan şikayet ediyor gibi görünmüyor… Ve gerçekten sokaklarda insan yok. Köyümüzden şehre indik bir akşam, şehirde de kimse yok. Ne dersek diyelim, insan sosyal bir varlık, ilk çağlardan beri kabilelerde, kalabalıklarda yaşamaya alışmış, hele biz İstanbul’dan sonra kendimizi çok kötü hissediyoruz böyle boş sokaklarda…


Kural : Yalnızlık, Allah’a mahsustur,  hayat kalabalık güzeldir, özellikle de sofralar ne kadar kalabalık olursa yemek o kadar lezzetli olur…

23 Mayıs 2017 Salı

Gidersin Perth, Olursun Pert !..

Böylesine berbat bir kelime oyunu ile söze başladığım için kusura bakmayın ama dayanamıyor insan Türkçe gibi bir anadili olunca …  Batı Avustralya, eyaletinin Başkenti 1,5 milyon nüfuslu, dünyanın en izole şehirlerinden biri. Dünya’dan haberleri yok, Dünya yansa  umurlarında değil, zira alevlerin buraya yayılması mümkün değil …


Büyük liman kenti Freemantle ile birlikte, yaklaşık 150 – 200 yıl kadar önce kurulmuş, özellikle dev maden şirketlerinin yer aldığı bir huzur kenti. Hint Okyanusu’na açılan Swan River ( Kuğu Nehri ) kıyısına kurulmuş, parklar, bahçeler, envai çeşit kuşlarla dolu, her daim yumuşacık havası olan, güler yüzlü konuşkan insanların şehri. Sıradan bir gün ara bir sokaktan geçerken aşağıdaki şu manzarayı görmeniz an meselesi …   


 Şehrin en merkezi yerinde, en yoğun sabah saatlerinde bile en ufak bir telaş, koşuşturma, trafik, stres olmayan, Dünyanın en çok yabancı göçü alan şehirlerinden,  acayip hoş görülü bir şehir Perth. Ve bayim çok güzel açıklıyor Avusturalya insanın bu bakış açısını. “Bizim tarihimiz, gelenek, göreneklerimiz yok. Dinimiz de yok sayılır, hiç dindar bir toplum değiliz. Dolayısıyla tabularımız da yok. Bizim için her şey hoş gelir ( tam Türkçe’ye çeviremedim : “everything is welcome” ) Keşke biz de kurtulabilsek tabularımızdan, her şeyi konuşup, tartışıp, anlayabilsek diyorum ama çok zor binlerce yıllık alışkanlıkları değiştirmek…


Kalgoorlie’ye gitmek için Perth Havalimanı, iç hatlar terminaline geldiğimizde kendimi, biraz sonra DX45J adlı galaksiye ışınlanacak bir uzaylı gibi hissettim. Eski uzay filmlerinde gördüğümüz gibi bir iç mimari, her şey otomatik, neredeyse hiç çalışan yok, zaten pek yolcu da yok. Uçaktan 25-30 dakika önce geldik. Trafik, otopark sorunu, polis arabaları, taksiler, korna falan zaten yok da, terminal girişinde güvenlik de yok… Biniş kartını, otomatik makinadan alıyorsun tamam da valizini de makineye verip valiz fişini de makineden alıyorsun. Dış hatlar da pasaportunu da otomatik polis makinesi kontrol edip, onaylıyor, öyle çıkış yapıyorsun.. Bir tek kapılara giderken güvenlik görevlileri görüyorsun bir de uçaktaki yaşlı başlı hostesleri... Yakında pilot da kalmayacak bence, savaş uçakları gibi insansız hava araçları olacak yolcu uçakları...  


Genelde restoran otel falan tavsiye etmem, edecek kadar deneyimleme şansım ve de vaktim olmaz ama eğer bir gün yolunuz Perth’e düşerse, hemen merkezdeki Elizabeth Quay iskelesinden feribota atlayıp 2,5 dolara Güney Perth, Mends Street  iskelesine gidin.  Hem muhteşem şehir manzarası eşliğinde yemyeşil parklarda yürüyün, gezin, bisiklete binin. hem de iskelenin karşındaki Coco’s ta havalı bir akşam yemeği yiyin. Ya da caddenin ilerisinde solda yaşlı bir çiftin işlettiği Pizza Express’te, amcanın ya da teyzenin kendi elleri ile yaptıkları harika pizzalardan yiyin ayaküstü… ananası ve değişik baharatları ile, son yıllarda tattığım en iyi pizzaydı ...


Kural : Tabularından kurtulmaya çalış, her şeyi tart, tartış, düşün, araştır, bilimle, mantıkla ya da vicdanınla, gönlünle karar ver, alışkanlıklarınla değil …  


 Medeni ülkelerdeki temel farkları zaten hepimiz biliyoruz ama bir de şu detaylar var benim gözüme çarpan :
1. Ağır ya da stratejik işlerde bile çok sayıda kadın çalışan,
2. Ağır ya da stratejik işlerde bile çok sayıda yaşlı çalışan,
3. Bir geri zekalıya anlatır gibi her bir detay için yönlendirme tabelaları,
4. Çok az ve küçük şirket ve dükkan tabelaları,
5. Çok az sayıda sokak hayvanı, çok sayıda evcil hayvan,
6. Çok sayıda eski model ama temiz, bakımlı araba,
7. Çok sayıda, steyşın, kamyonet ve römorklu araç,
8. Her yerde çocuklar için bir detay,
9. Her yerde engelliler için bir detay,
10. Çok az sigara içen, çok fazla içki içen insan,
11. Selamlaşan, şakalaşan, güler yüzlü insanlar,
12. Gösterişsiz, sade ve genellikle doğal malzeme kullanılmış binalar,
13. Tek katlı, geniş bahçeli, spor sahalı okullar ...



22 Mayıs 2017 Pazartesi

Wild Wild West, Kalgoorlie...



“Dünya’nın en zengin kilometre karelerinden biri” olarak da adlandırılan Kalgoorlie’yi, nam-ı diğer Goldfields’i (Altın tarlaları)  1893’te kuran İrlandalı araştırmacılardan sonra ayak basan 3. Türk olarak tarihe geçtim sanırım. 3. Türk, çünkü ilk ikisi de bundan yaklaşık 10 yıl önce yine ben ve o zamanlar birlikte çalıştığım Arkadaşım Gökhan Berke idi. O günden beri buraya başka bir Türk’ün ayak bastığını sanmıyorum. Bastım diyen beri gelsin… Hatta Kalgoorlie’yi Google kullanmadan haritada bulabilen beri gelsin ..


1893’te uyanık İrlanda’lılar altını bulunca, bir hücum başlamış ve önceleri 2 bin olan nüfus ( 1.500 ü erkek)  bir ara 200 bine  kadar çıkmış ( 150 bini erkek ).Halk, parayı bulup, çevredeki diğer altın ve nikel madenlerine dağılınca, kazma kürek işleri de gelişmiş makinelere kalınca, şimdi ortalık durulmuş ve ortaya 30 bin ( tahminim en az 25 bini erkek ) nüfuslu, eski kovboy filmlerindeki vahşi batı kasabalarını andıran, yarı hayalet bir şehircik kalmış.


Yan yana dizili, eski binaların önünde, atlar değil kamyonetler duruyor ve barlarda kovboylar değil madenciler demleniyor, yarı çıplak “skimpies” dedikleri “barmaid” leri seyrederek. Kapılar da tahta değil otomatik tabi… Skimpies’ler arada bardan çıkıp bahşiş toplayıp biraz daha soyunuyorlar ama eskiler, buraların çırıl çıplak barmaidlerden geçilmediğini sonra çıplak servisin, sağlık bakanlığınca hijyenik bulunmadığı için yasaklandığını anlatıyorlar gülerek. 

                                                       ( Fotograf Pinterest'ten alınmıştır )

Daha ilk girdiğimiz barda yanıma düşen yaşlı madencinin, Türk olduğumu öğrenince, çocukluğunun geçtiği Albany, ( Anzak’ları taşıyan gemilerin Çanakkale’ye gelmeden önce uğradıkları son durak ) sahiline yapılan Atatürk Kanalını ve Atatürk Heykelini anlatıyor bana gözleri dolu dolu... Sonra’da Atatürk’ün Anzak annelerine yazdığı mektubu, Atatürk’e ve Türklere buralarda duyulan saygıyı anlatırken de benim gözlerim doluyor, bizimkilerin Atatürk’e yaptığı saygsızlıkları da düşünerek…   


Hala dünyanın en büyük altın madenlerinin ve rezervinin bulunduğu bölgelerden biri, biz de hem 10 yıl önce hem de bu kez, zincirlerimizi kullanan altın madenlerini ziyarete geliyoruz. Yapacak, gezecek görecek başka bir şey yok tabi, madenci “Auzie” lerin acayip İngilizcesini anlamaya çalışıp, envai çeşit biralarından ( Elma, Armut, Zencefil dahil ) tadıp meşhur Avustralya koyunu, okyanus balığı ve şarabın keyfini çıkarıyorum… Sonra Bayim Rod’un da söylediği gibi bir 10 sene daha buraya gelmemeyi planlıyorum…      


Kural : Atatürk’ü oku, öğren, anla ve şu sözünü unutma ”Beni övme sözlerini bırakınız, gelecek içine neler yapacağız onları söyleyiniz…”



4 Mayıs 2017 Perşembe

Bangır, Bangır, Bangkok ...


Yeni bir müşteri ile tanışma fırsatını yakalayınca, tabi ki kaçırmadığım, Bangkok seyahatinin Nisan ayına denk gelmesi hem talih hem de talihsizlik oldu. Talihsizlik oldu çünkü ilginçtir, Bangkok’un en sıcak ve kurak günleri Nisan’da yaşanırmış. Yaz aylarında tropik yağmurlar havayı bir nebze de olsa serinletirmiş. Ayrıca dünya meteoroloji örgütüne göre de Bangkok Dünya’nın en sıcak büyük şehriymiş… ( Bir başka gereksiz bilgi, Bangkok Dünyanın en uzun şehir ismine sahipmiş : Tayca Resmi Adı :"Krung Thep Mahanakhon Amon Rattanakosin Mahinthara Yuthaya Mahadilok Phop Noppharat Ratchathani Burirom Udomratchaniwet Mahasathan Amon Piman Awatan Sathit Sakkathattiya Witsanukam Prasit" )  Tabi bu nemli sıcağa bir de her yerden yükselen kızartma kokusu eklenince, iliklerine kadar hissediyorsun uzak doğuda olduğunu…Öte yandan büyük de bir talih oldu, 13-17 Nisan Eski Siyam Krallığındaki yeni yıl haftası dolayısıyla Songkran Festivali zamanıymış. Onu sonra anlatırım fakat kabaca 10 milyonluk bir şehre yılda 30 milyon Turist gelmesi tesadüf değil tabi, gerçekten güzel, ilginç bir şehir Bangkok.


Dünyanın bir çok ülkesinde, özellikle geri kalmış ülkelerde zenginle fakir arasındaki fark rahatsız edicidir, ve bu sanki gitgide artmaktadır. Ancak ben ilk kez bir şehirde bu kadar iç içe ve bu kadar bariz olduğunu gördüm. Siam Square adlı meydanda ultra modern alış veriş merkezleri içinde de ultra pahalı dükkanlarda dolarlar havada uçuşurken, sadece 1 durak ötedeki Phaya Thai’de tren raylarının kenarına konuşlanmış gecekondularda ultra fakir insanlar yaşıyor. Bu arada buradan geçen tren ücretsiz, ne durak var, ne bekleme salonu ne de bir tarife.. Evler, bahçeler, yolcular, raylar her şey birbirine karışmış ama kimse halinden şikayetçi görünmüyor … Ya da aynı nehir üzerinde, 1 oda bir salon ağaç gece kondularda sefalet ve pislik içinde yaşayan da var, önünde mega yatı bağlı dev bir malikane de yaşan da ….













Refah seviyesinin ise demokrasi ile orantılı olduğu teorisine bir kanıtı da Tayland. 18 yaşından 88 yaşına kadar, 70 yıl tahtta kalan bir kral, anca bu kadar adil, tarafsız, modern, demokrat olabilmiş işte. Geçen yıl ölmüş, tabiki oğlu tahta oturmuş ve şimdi her yerde "kramılızı valla en çok biz seviyorduk, öldüğüne gerçekten çok üzüldük" tarzı yalaka pankartlar afişler, En büyük afiş, yani en büyük acı tabi ki en büyük inşaatta asılı... "Acımız büyük, kule vincimizden belli"
  

Her yerde inşaat , hızla yükselen gökdelenler bana çok normal geliyor, müşterim Chiang, çok tanıdık gelen bir şekilde “Bangkok gayrimenkul piyasası çok hareketli, biraz paran varsa gel sana şuradan yatırımlık bir daire, dükkan alalım, güzel para kazanırsın” diyor. Ama, asıl hikaye arka sokaklarda inanılmaz bir sefalet , tüm olayları Turizm… Rusya ile bir uçak krizi yaşasalar, ya da meşhur gece kulüpleri ya da havalimanları taransa da bir yıl turist gelmese açlıktan birbirlerini yerler…  


Yemek diyince, Thai mutfağından bahsetmeden geçmek olmaz. Büyük çoğunlukla her şeyi kızartıp, bol bol zencefil kullanıp, değişik acı, ekşi soslarla servis ettikleri için başta  deniz mahsülleri olmak üzere her şey çok lezzetli. Çorbaları ayrıca bir harika, Ve ben Türkiye’yi “yeme-içme cumhuriyeti” diye niteler, her an her yerde bir kebapçı, dönerci, kokoreççi bulursun asla aç kalmazsın diye övünürdüm. Bangkok u anlatamam… Hemen her köşebaşı, Beşiktaş – Fener maçı öncesi İnönü çevresi gibi duman altı… Ben bizim Chiang’a şahit oldum, ufak tefekler ama iyi yiyorlar, sürekli yiyorlar… 

 
Hijyen konusuna hiç girmeyelim, ortalama bir Türk Vatandaşının, Bangkok’taki ayak üstü mekanlardan en ufak bir şey yemesi içmesi kabil-i mümkün değil… Mutfağı görmesen, garsonu görürsün, bulaşıkhaneyi görmesen, tezgahı görürsün, hiçbir şey görmesen kokusunu duyarsın zaten…  Türkler’den vize istenmemesi, Bangkok’a ve Phuket’e ( Yeni başlıyor ) direkt seferler olması, genel olarak ucuz bir ülke olması dolayısıyla çok popüler bir destinasyon ama kesinlikle, bu kokuya değer …


Kural : Çok hijyenik olmak iyi değildir doğru, bağışıklık sistemimize mikrop da lazımdır ama sen yine de suyu kapalı şişeden iç, senin bağışıklık sistemin onların ki kadar güçlü değildir …