11 Eylül 2014 Perşembe

Memleket gibisi yok, Elazığ

Hiç yaşamadım Elazığ’ı, toru topu 2 kez gittim ama hem anne hem baba tarafından iyi Elazığ'lıyımdır, hatta Harput’luyumdur bilmem kaç kuşak. Müziği, çayda çırası, orciği, bastığı, kofiği, iri köftesiyle büyümüşümdür, iyi bilirim kültürünü...

Birinci derece hiç akrabamız kalmamış, köyümüz, evimiz, tarlamız zaten yok… Babamın kuzenleri var yalnızca onlarla da pek samimiyetimiz yoktu; ta ki bu kuzenlerin en büyüğü Erdem Abi bir 23 Nisan günü İstanbul’a gelip ailenin erkekleri Serkan, Kemal Abi, Amcam ve beni bir yemekte buluşturana kadar. Saatlerce aralıksız konuştuk söyledik, güldük ve anladık ki gözden ırak olan her zaman gönülden de ırak olmuyormuş… O kadar çok ortak mevzu, o kadar çok hasret varmış ki muhabbete doyamadık 3 mekan değiştirip sonunda kendimizi, gece vakti, Turgut Şedele’nin ( Kemal Abi’nin Babası )  mezarı başında ağlarken bulduk, aslında o gün ve Turgut Şedele de başlı başına bir hikayedir, sonra bir ara anlatırım belki ….

Erdem Abi’nin daveti üzerine, bizim tanımadığımız bir komşusunun kına gecesi bahanesiyle, sıcak bir Ağustos günü Babamla birlikte "memlekete gittik". Amcam bizden bir gün önce gidecek ve bir araba kiralayacaktı ki orada kimseye yük olmayalım, istediğimiz gibi gezelim… Dakika bir, gol bir, şamata başlamıştı. Amcam bir külüstürle geldi… Bineceğiz, kapı açılmıyor, valizimizi koyacağız bagaj açılmıyor, cam kapanmıyor, klima çalışmıyor, yarısına kadar su dolu plastik bardak kül tabağı, ama keyfimiz yerinde…

Dedim “bu nasıl kiralık araç böyle?” Yok dedi “kiralık değil, yoğun sezon hiç bir yerde kiralık araç yok, bu bizim kaldığımız otelin müdürünün arabası, ödünç aldım, beni çok sever…"  Amcamı herkes çok sever zaten… Dünyanın en hoş sohbet, en güler yüzlü, en tarz insanıdır… 2 gece kalacağız, 3 çift bembeyaz ayakkabı getirmiş, beyaz pantolon, beyaz kemer, beyaz tespih, beyaz yüzük, beyaz kasket, kına gecesine özel pembe gömlek! Her zamanki gibi saçlar uzun, bıyıklar pala…“Ben keyif adamıyım, gönül adamıyım” der, “işle güçle, parayla pulla pek işim olmaz, zaten pek param da olmaz, hayatım boyunca çalışmadım, gezdim, çok insan tanıdım ve fotoğraf çektim, çok güzel bir hayat yaşadım, çok şükür” der ve ben de ister istemez karşılaştırırım bir tarafta karınca babam, bir tarafta ağustos böceği amcam, hangisi doğru, hangisi mutlu ?!? 

Konumuzla alakası yok ama hazır yeri gelmişken Amcam’ın 2 de veciz sözünü paylaşayım, ben çok severim :  1 : “Oynamayacağım Düğüne, Ağlamayacağım Cenazeye gitmem” 2: “Tuvalette bile yalnızca yaptığım işe konsantre olurum”


Elazığ’a iner inmez doğru mezarlığa, hiç görmediğim, hikayelerini çok dinlediğim dedem Muzaffer Şedele’ye ve diğer rahmetli aile fertlerine birer Fatiha ile başladı seyahatimiz. Amcamın adaşı büyük dede Fehmi Şedele’nin Osmanlı usulü mezar taşından anlaşılıyor büyük bir şahsiyet olduğu…

Sonra da babamların çocukluğunun geçtiği eski Ermenice adı Yığıki; yeni Türkçe adı Aksaray olan   (ne kadar yaratıcı bir ad !) eski köy, yeni ilçeye geldik, sokak sokak, karış karış hatırlıyor ve anlatıyor Babam da Amcam da… Kendi mahallelerini buldular, bütün tek katlı bahçeli evler yıkılmış yerine iğrenç apartmanlar yapılmış bir tanesi hariç… İşte burası dedi Babam “Hakkı Abi’lerin evi, bizim evde kurallar sert olduğu için buraya kaçar burada “havuz”a girer, bahçede oynardık…” 


Korkarak çaldık demir kapıyı… Ağzını da yazmasıyla kapatan tipik bir Elazığ’lı teyze açtı kapıyı, hemen tanıdı bizimkileri, bizimkiler de onu. "İfakat Hanım", yıllarca Hakkı amcanın yanında çalışmışlar ailece, babamla yaşıt… 10 dakika’da yüz sefer “Allah Razı olsun” Hakkı Abi’den dedi “evi bize sattı ama para istemedi, zaten bizim de paramız yoktu, oldukça veriyoruz” Ve 10 dakika da yüz tane şey ikram etti o yoklukta…   Çok şükür Hakkı Amca da hayattaymış, Elazığ Merkezde bir apartman dairesine taşınmış, telefon ettik, ertesi gün onu da ziyaret ettik, 92 yaşında maşallah, hafıza müthiş, Türkçesi çok güzel, hafif bir Elazığ aksanı ile ne anılar, ne hikayeler anlattı. Babamın derlediği Şedelezadeler adlı kitapta da yazdığı gibi ilk kökenimiz, Medine’den Elazığ’daki gayri müslümlere İslamiyeti yaymak için gelen bir Şeyh’e dayanıyor… Amcam çok zorladı ama ondan sonra başka şeyh’in çıkmadığını söyledi Hakkı Amca ( Amcamın bu kadar keyif düşkünlüğü yanında biraz da tasavvuf eğilimi var ama şeyhlik denk getiremedi kendine…. ) 


Öğle yemeğine doğru Harput’a, Tarihi Cimşit Hamamı, güzel bir restoran olmuş, Şef Yusuf Usta da Amcamı tanıyor, “Abe” dedi “Hoş geldiz,  ne yersiz” dedik usta sensin, hava sıcak hafif bir şeyler ver, tamam dedi “başım gözüm üstüne” önden patlıcan söğürtme ( ezme ) ve süzme yogurt geldi üstüne yağ yakılmış, sac ekmeğiyle parmaklarımızı yedik zaten… Sonra da değişik bir sos içinde iri küp etler geldi, muhteşem, garsona dedik “bu ne” dedi “Abe bu filotadır.” Şımarık İstanbullu ben “Fileto olmasın” dedim yok dedi menüyü gösterdi, hakkaten menüde de "filota" yazıyor…

(Antikacı Şamil Bey'in Evinin kapı tokmakları; kadınlar üsttekini, erkekler alttakini çalıyor ki evdekiler anlasın gelen mahrem mi namahrem mi ...)

Sonra hemen Harput’un girişindeki antikacı Şamil’e uğradık o da amcamı tanıyor, değişik bir adam, iş değil tutku olmuş, hayatı olmuş antika, en kıymetli parçalar dükkanda değil üstteki evinde, oraya da çıkardı bize gösterdi, herkese göstermiyor… Babamın çocukluğunda çalıştığı marangozhanede yaptığı Ceviz sandıklardan aradık ama bulamadık… Sonra o marangozhaneyi bulduk, Elazığ kapalı çarşıda, şu an bir tenekeci, soba, fırın, şofben falan yapıyor küçücük dükkanda tek başına bir usta, hemen buyur otur bir çay iç… hayatımda içmediğim kadar çok çay kahve içtim bu 3 günde…


Keban turu ve çırçır şelalesinde alabalık ziyafeti farizelerini de yerine getirdikten sonra geldi büyük an, kına gecesi…  Erdem Abi'lerin Hazar Gölü kenarındaki yazlıktan komşusu, ortak arka bahçeleri kocaman, önde muhteşem bir göl manzarası… Düğün gibi, en az 200 kişi var katılan, bizim tanıdığımız 10 kişi yok… Meşhur klarnetçi (gırnatacı)  Mehmet Şerif ve ekibi sahne alacak, adam yaşayan efsane, klarneti çalmıyor artık, zaten onunla bütünleşmiş, birlikte nefes alıyor, 5 saat aralıksız çaldılar 6 enstrüman 3 “solist” Elazığ kültürünü, müziğini bilirim demiştim ya, hikayeymiş türkülerin şarkıların çoğunu ilk kez duydum, mest oldum…


Bir de 45 yaşında işi gücü bırakıp ailecek, Sivrice’nin yüzyıllık üzüm cenneti Eskibağlar’da aynı adla, sanki Toskana’daymış gibi şarap üretimine başlayan bir Abi ile tanıştık, mahsullerin tadına baktık ki Elazığ ağzıyla “ vağ anam vağ” harika... Ertesi gün gidip yerini de gördük inanamadık, çölde serap gibi, Anadolu’nun boz kırında taş bir şarap imalathanesi….



Dedem Muzaffer Şedele’nın üçüncü eşi (ilk ikisi gencecik yasında ölmüş) Gülten teyzeyi de ziyaret edip, dedemin bir kaç hikayesini de dinledik (emniyet müdürünün yanında karısına asılması hikayesi dahil) Neredeyse bütün evlerin balkonunda olduğu gibi Gülten Teyzenin de balkonunda inci gibi dizilmiş biberler ve patlıcanlar kofik olmayı bekliyordu...Sivrice'de tarladan domates salatalık yanında fırından sıcak ekmek ile ziyafet çekip. Annemin siparişi meşhur peynirli ekmekler elimizde, donduk kürkçü dükkanımıza ama bir kez daha gördük ki insanın memleketi gibisi yok...


Kural : Köklerinden kopma, aslını unutma; dünyayı gez gör ama memleketini de bil, tanı, her fırsatta git….

1 yorum:

abdullah hakan dabakoğlu dedi ki...

Yeğenim ilk olarak seni tebrik ediyorum.Bir edebiyatçıdan daha güzel yorumlamışsın kutluyorum ve senin ilk yazını okudum ve çok beğendim.Bundan sonraki yazılarınıda okurum inşallah bir sonraki hikayeyi bekliyeceğiz sana kolaylıklar gelsin.ALLAHa emanet olasın öpüyorum seni